SYKP PM Siyasal durum raporu (26-27 Kasım 2016)

0
591

SİYASAL DURUM ÜZERİNE NOTLAR

1)İçerisinden geçmekte olduğumuz sürecin ana karakteri konusunda konferans kararımızda yapılan saptama halen geçerliliğini korumaktadır: Faşist bir diktatörlüğün inşası istikametinde hızlanan gidişat…  Evet, gidişat özellikle şaibeli ve pek çok bakımdan tartışmalı 15 Temmuz darbe girişiminden sonra yepyeni bir ivme ve tempo kazandı. İnşanın tamamına erdirilmesi veya faşizmin püskürtülmesi bakımından neredeyse son kritik dönemece girildiği, “karar anı”na daha da yaklaştığımız, zamanın daraldığı apaçık bir gerçek. Ancak, sürecin ana karakteri değişmemiştir, halen bir “geçiş süreci”, ama çelişki ve çatışkıların da şiddetlendiği bir geçiş süreci içindeyiz.

2) Sürecin mahiyeti konusunda hem propagandif hem de analitik olarak reddedilmesi gereken üç hatalı değerlendirme veya yaklaşımdan söz etmek mümkün. Bunlardan ilki, “artık adıyla sanıyla faşist diktatörlük nitelemesini kullanmamak için daha ne olması gerekiyor” yaklaşımı. İkincisi, belirli aralıklarla hep karşılaşa geldiğimiz, kendisini farklı eşiklerde yeniden üreten “Erdoğan kliği ve AKP gidicidir; şimdiden “post-Erdoğan dönemi’ne göre de konumlanmalıyız tutumu. Üçüncüsü ise kitle hareketindeki göreli gerileme eşliğinde gelişen, dönemi en az hasar ve ziyanla savuşturma ve geri çekilme eğilimidir,

3) SYKP, somut durumun dayattığı öncelikli göreve göre konumlanma ve odaklanmaya sekte vuran bu her üç hatalı tutumdan da uzak durmaya devam etmelidir. Zira bunlardan ilki, bir yandan, örtük bir biçimde, faşizmin durdurulması bakımından hala tayin edici olan açık ve meşru mücadele alanını, esas olarak bu zeminde var edilecek bir “anti-faşist cephe”yi önemsizleştirirken,  diğer yandan, farkında olmadan aslında bir tür kaderciliği ve yenilgiciliği telkin etmektedir. İkincisi de yine bir yandan farkında olmadan günün yakıcı görevi olan anti-faşist cephenin aciliyetini gölgelemekte; diğer yandan ve gündemdeki tehdidin gerektirdiği alarmist ve teyakkuzda bir haleti ruhiye yerine rehavet, eyyamcılık ve beklenticilik aşılamaktadır. Üçüncüsü ise hakikaten zorunlu hale gelmiş ve kendisine has icapları olan bilinçli bir geri çekilme taktiği değil, son tahlilde, tarihten örneklerini bildiğimiz, faşizmin karşısındaki direnç odaklarını sırasıyla ezmesine yarayan beyhude bir korunmacılık ve gaflettir. İçinden geçilmekte olan sürecin gerektirdiği örgütsel korunma önlemleri ve kitle çizgisi başka bir şeydir; savuşturmacılık gafleti ise başka bir şey.

4) Bu yaklaşımlar, hem yakın geleceğin risk ve tehditlerini hem de “geçiş süreci”nin ve inşa edilmekte olan Türkiye’ye özgü faşizmin kırılganlıklarını, çatlaklarını, gerilimlerini, çelişkilerini, kısıt ve hatta açmazlarını, iç içe geçme temayülü gösteren bir siyasi ve iktisadi krizle çevrelendiği gerçeğini görmeyi ve layıkıyla değerlendirmeyi perdeleyen yaklaşımlardır.

5) Hâlihazırda ne yükselen faşizmin artık zaferini ilan etmiş ve kendisinden emindir; ne de bir dizi olumsuzluğa rağmen, toplumsal muhalefetin ve belli başlı direnç odaklarının saflarında bir teslimiyet, kabullenme ve yenilgi iklimi hakim hale gelmiştir. Şimdiye kadar bu niyetle tezgahlanmış bir dizi saldırı, operasyon ve komploya tanık olsak bile, Türkiye henüz faşizmin zafer ilanı ve muhalefeti zerre ve hücrelerine kadar ezmesi anlamına gelen bir “Rayhştag yangını”, bir “kristal gecesi”, tam gaz “cemaat” operasyonuna rağmen bir “uzun bıçaklılar gecesi” yaşamadı.  Daha doğrusu, değişen dünya koşulları ve Türkiye toplumunun ve toplumsal muhalefetinin yükselen bağışıklık ve direnç katsayısı bu yönlü girişimleri belirli ölçüde nötralize etmekte ve hükümsüz kılmaktadır.

6) Hem bu sebeple hem de faşizme doğru gidişatın iç mantığından bakıldığında başında “reis” olarak Erdoğan’ın bulunduğu mevcut iktidar bloğu, sendelememek için hamle ve saldırı üstünlüğünü elde tutmaya, sürekli pedal çevirmeye, kitle tabanını saldırgan bir seferberlik ruhu içinde tutacak manipülasyonlara mecbur ve mahkumdur.  Dolayısıyla, önümüzdeki günlerde yeni ve daha sert saldırı dalgalarına, faşizmin tamamına erdirilmesini kodlayan “başkanlık” için gerekli plebisit desteğini üretmeyi amaçlayan iç ve sınır ötesi harekâtlara tanık olmamız mümkündür.

7) Bununla birlikte, konferans kararımızda İslam-Türk sentezine dayandığını ve omurgasını siyasi islamın oluşturduğunu vurguladığımız Türkiye’ye özgü faşizmin açmaz ve çıkmazlarının, ona karşı mücadele imkanlarının gerçekçi bir takdiri bakımından hakkıyla irdelenmesi gerekiyor: Bu açmaz ve çıkmazların en önemlileri şöyle sıralanabilir:

a) Artık esas olarak El-Kaide, IŞİD ve türevleri tarafından temsil edilen siyasi İslam, kendisini bu temsil biçimleriyle durmadan yeniden üretse ve bunun küresel çapta asla tuzağına düşmememiz gereken İslamofobik yansıları olsa bile, yükselişte değil, iniştedir. Bu bakımdan, konferans kararımızda değinilen faşizme karşı mücadelenin aynı zamanda siyasi islama karşı mücadele olduğu ve her toplumsal mücadele eksenin verili koşullarda anti-faşist bir anlam ve içerik kazandığı saptaması oldukça isabetlidir. Faşizmin gerisindeki kapitalizme ve mevcut kapitalist buhrana özgü yapısal sebepler ne olursa olsun, İslam-Türk sentezine dayalı bir faşizmin küresel sahada (Batı’da veya Doğu’da) bir onay veya kerhen bir kabul görmesi mümkün değildir. Bu bakımdan Türkiye faşizminin uluslar arası tecridi önemli bir mücadele başlığıdır.

b) Erdoğan ve şürekâsı kendi ikballeriyle “devletin ve milletin bekası” arasında şimdilik ve bir sene öncesine göre daha yüksek bir tekabuliyet ve örtüşme sağlamış olabilirler. Ama olayların seyrinin de gösterdiği gibi, mesele sadece beka değil, “istikbal”dir. Bu çerçevede Türkiye faşizmi evveliyatı olan bir tartışmayı sırtlanmış ve emperyal bir vizyonu Erdoğan’ın şahsında üstlenmiştir: “Türkiye büyümezse küçülür”… Bütün o Lozan ve misakı milli tartışmalarının esbabı mucibesi budur. Türkiye –hele de sert güçle- asla büyüyemez. Bugün olduğu gibi büyümeye kalkışırsa bölgenin bütün çelişkilerini içselleştirir ve bir süre sonra yeni ve daha beter bir Suriye haline gelir. Büyüme veya küçülmenin sert bir ikilem olarak dayatılması halinde, uluslar arası dinamiklerin gerektiğinde Türkiye’nin küçülmesi yönünde işlememesi için hiçbir garanti yok. Türkiye’nin Ortadoğu’daki emperyal girişim ve hamleleri yalnızca bir Kürt gerçekliğine değil, aynı zamanda, bütün mezhepçi alan açma çabalarına rağmen bir Arap gerçekline çarpacaktır ve çarpıyor.

c) Emperyalizm ve tekelciliğin genelde bir siyasi gericilik eğilimi olduğunu unutmamak kaydıyla, Türkiye halihazır şartlarda Batı sisteminin bir parçası olduğu müddetçe klasik ve soy faşizmin kurumsallaştığı bir ülke olamaz. Erdoğan ve şürekasının Batı ile ipleri germesinin ve ŞİO’ya (Şanghay İşbirliği Teşkilatı) dahil olup rahat etmekten (kamp değiştirmekten!…) söz etmesi nedensiz değil. Erdoğan küresel güç dengelerindeki kaymalar ve faşizan hareketlerin her yerde güç kazanması üzerinden sörf yapabilir ve kendi manevra alanlarını genişletmeye çalışabilir. Ama Türkiye iktisadi bakımdan giderek Çin’e entegre olan ve yani başkanıyla birlikte yeni bir istikamet arayışına giren Filipinler değil. Erdoğan’ın şimdilik imkansıza oynayan bu zorlamaları belli başlı emperyalist odaklar arası çelişkilerin Türkiye’ye daha kuvvetli bir biçimde yansımasından ve Türkiye’nin küresel kapitalizmin çelişki ve çatışkılarının yeni yoğunlaşma mekanı haline gelmesinden başka bir sonuç doğurmaz.

d) Bu bir süredir Erdoğan ve Müsiad’la bir mütarekeye girmiş, muhalefetini geri çekmiş Batıcı-laik (genellikle Tüsiad odaklı) burjuvaziyi de tedirgin ve iktidar bloğu etrafındaki yığınağın çözülmesini ihtimalini doğuran bir husustur.

e) Faşizmin Kürdistan’daki tezahürü, aynı zamanda şimdiye kadar fiilen veya belirli bir uzlaşı çerçevesinde oluşmuş Kürt özerkleşmesini ve iradeleşmesini tasfiye etmeyi ve düzlemeyi amaçlayan bir “yeniden sömürgeleştirme” saldırısıdır. “Çöktürme planı” bunun ifadesidir. Bu İttihatçıların birinci dünya savaşı ile birlikte yürürlüğe koydukları tehcir ve soykırım planları ile “Şark Islahat” planlarının güncellenmiş yeni bir bileşimi ve versiyonudur. Ancak. bu planı pervasızca uygulayan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Kürdistan’da tarihte hiç olmadığı kadar dışsal ve “yabancı” bir erk haline gelmiştir. Bu plan, denemelerinin sonuçları ne kadar ağır olursa olsun, değişen dünya ortamı ve Kürt yükselişi koşullarında anakronik, yani değişen koşullar altında icra edilemez bir plandır.

f) Özellikle Erdoğan’ın Batı’dan kopma yönünde Türkiye kapitalizminin kapasitelerini ve küresel konumlanışını aşırı zorlaması halinde yeni bir darbe ihtimal dışı değildir. Erdoğan ve şürekasının bu ihtimali savuşturmak için buldukları yol, ordu ve bürokrasi saflarında bir belirsizlik ve diken üstü hali yaratmak pahasına, “FETO” operasyonları ile ordu, güvenlik bürokrasisi, yargı, istihbarat aygıtlarını bunu planlamaya fırsat bulamayacak bir güvensizlik iklimi ve operasyon tehdidi altında tutmaktır.

8) Bir iktisadi krizin ayak sesleri giderek daha kuvvetle hissedilmeye başlandı. Devalüasyon/enflasyon döngüsü Türkiye siyasi tarihinde pek çok hükümeti yerinden etmiştir. Elbette, artık devalüasyonlar çoktandır döviz kurunda oynamalar olarak otomatiğe bağlanmış durumda. Bu TL’nin değer kaybının muhtemel ve sert bir iktisadi krizle ilintisini göz ardı etmeyi gerektirmez. Bu değer kaybının enflasyon, pahalılık, ücretlerde erime, iflaslar, döviz cinsinden borçlanmalarda sürdürülemezlik bir dizi zincirleme sonucu olacaktır.  Büyüme oranlarının gerilediği, hatta eksiye geçme ihtimalinin belirdiği ve ihracatın ithalat girdilerine yüksek derecede bağımlı olduğu ve küresel krizin kuşatıcı çerçeveyi oluşturduğu koşullarda; liradaki değer kaybının ihracatı tetiklemesi de mümkün değil. Erdoğan istediği kadar İslam İşbirliği Teşkilatında vaaz versin ve Merkez Bankası’nın “özerkliği”ne verip veriştirsin, onun faizler düşürülsün dediği gün aksi olabilir.

9) Bütün bunlar halen bir geçiş sürecinde olduğumuzun, bu sürecin son derece sert ve sancılı geçeceğinin, hatta yeni olağanüstülüklere gebe olduğunun ve faşist bir diktatörlüğün kuruluşunun mukadder olmadığının karineleridir: Bu çerçevede SYKP konferans kararında vurgulandığı gibi:

  • Kendinden emin biçimde ama her gün her saat aynı minvale çalışarak anti-faşist cephe görevine odaklanmaya devam etmelidir.
  • Görece gerilemiş olsa da kitle hareketinin sızacak çatlak, mecra, fırsat ve fışkırma vesilesi arama çabalarına yaratıcı biçimde “öncülük” etmeli ve omuz vermelidir.
  • Günümüz koşullarında nasıl bir kitle ve eylemlilik çizgisi sorununu deneylerden gelen verilerle sürekli gündeminde tutmalıdır
  • Bütün düzey ve zeminlerde birleştirici ve çığır açıcı bir rol oynamalıdır.
  • Bir anti-faşist cephenin her herhangi bir masa etrafındaki uzlaşıyla ve salt yukardan girişimlerle kurulamayacağı bilinciyle aşağıdan, çok yönlü ve çok düzeyli bir örücü faaliyete soyunmalıdır.
  • “Yukarıda” ayrı ve parçalı girişimler olsa bile, yerellerde bunların ayrı ayrı izdüşümlerinden çok tek ve bütünsel oluşumlar yaratmaya soyunmalıdır.

Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi (SYKP) PM Toplantısı siyasal durum raporu (25-26 Kasım 2016)

TEILEN