Demokratik Halk Direnişini Örmek – 2

0
592

Tuncay Yılmaz

Demokratik Halk Direnişini Örmek – 2

DEMOKRASİ CEPHESİ VE ANTİ-FAŞİST DİRENİŞ

İçinde bulunduğunuz durumu nasıl tarif ettiğiniz siyasal ve örgütsel konumlanışınızı da belirler. Devrim mücadelesinin hangi konağında olduğunuzu düşünüyorsanız ona göre taktikler, örgütler, ittifaklar ve araçlar devreye sokarsınız.

Bu yazının birinci bölümü sayılabilecek “Demokratik Halk Direnişini örmek” yazımda durumu şöyle özetlemiştim: “Erdoğan, iktidarını garantiye almak ve kalıcılaştırmak için ülkeyi adım adım faşizme sürüklüyor… İktidarını garantiye almanın ve kalıcılaştırmanın yolu olarak ise başkanlık sistemine geçişi içeren bir anayasa değişikliğini hedefliyor.” Ve Erdoğan’ın arkasındaki, karşısındaki güçleri, izlediği stratejiyi, kullandığı taktikleri analiz etmeye çalışmıştım.

Elbette bu çok özel ve ilk kez yazılan bir tespit değil. Erdoğan karşıtı çevrelerin çok büyük bir kısmı bu tespitte ortaklaşıyor. Peki, tespitte ortaklaşılmasına rağmen neden birlikte hareket edilemiyor? Bu soruyla gerçekçi bir yüzleşme yapmadan önümüzü açmamız mümkün görünmüyor.

Demokrasi cephesi neden kurulamıyor?

Başta HDK/HDP olmak üzere çeşitli çevrelerce sık sık dile getirilen “CHP’nin bir bölümünden Haziran hareketine, Emek örgütlerinden HDP’ye” kurulması gerektiği savunulan geniş bir “Demokrasi Cephesi” bir türlü gerçek bir hareket olarak hayat bulamıyor. En son Rıza Türmen’in “Bir demokrasi cephesine gereksinim var” yazısıyla epey geniş bir kesim tarafından yeniden tartışılmaya başlayan bu mücadele cephesi neden kurulamıyor, kurulanlar neden işlevli hale gelemeden kadükleşiyor?

Şüphesiz bu cephenin gerektiği gibi kurulamaması ve kurulanların da işlevlenememesinin nedenlerinin başında cephenin müstakbel bileşenlerinin bir bölümünün hala “Kürt gerçekliğini” kabullenememesi, içselleştirememesi gelmekte. Kürt hareketiyle yan yana durma kaygısı farklı tonlara sahip bu kesim, AKP mezalimine karşı demokrasi güçlerinin birleşmesini istiyor, hatta Kürtlerin de bu bileşim içerisinde yer alması gerektiğini düşünüyor ama bu cephe içerisinde Kürt Halk hareketinin etkin bir bileşen olmasını, “Kürt sorununun çözümü” başlığının görünürleşmesini istemiyor. Oysa hiçbir toplumsal dinamik kendi sorununa çare aramayacak bir siyasal hamlenin parçası olmaz. Hele hele yıllardır adeta “feleğin çemberinden” geçen, devasa bedeller ödeyen örgütlü Kürt Halkı asla ve asla “önce demokrasiyi kurtaralım, sonra sizin meselelerinizi gündeme alırız” yaklaşımına meyil vermez. Artı, böyle bir aşamalama doğru ve mümkün de değildir zaten.

Kürt halk hareketi yarattığı değerler ve örgütlülükle sadece Türkiye’nin değil tüm Ortadoğu’nun demokratikleştirilmesi mücadelesinin vaz geçilmez parçasıdır. Onların tüm tez ve yaklaşımlarını doğru bulmuyor olabiliriz ancak bugün için, Kürt halkını ve onun örgütlü gücünü kendi mücadelesine ikna edememiş, onların birikim ve enerjisiyle buluşamamış hiçbir hareketin egemen akımlar dışında bir mücadele aksı yaratma imkanı yoktur. O yüzden, hesap “Kürt hareketini nasıl dışarıda bırakırız, ondan nasıl ayrışırız” üzerinden değil, “Kürt hareketini nasıl katabiliriz, onunla nerede buluşabiliriz” üzerinden yapılmak zorundadır.

AKP’ye karşı demokrasi cephesi lafını ağzına alan her güç/kişi önce bu geçeklikle yüzleşmeli, bu durumu görerek önerisini tamamlamalı. Türkiye’de faşizme/diktatörlüğe/tek adamlığa gidiş durdurulup demokrasi geliştirilmek isteniyorsa bu Kürt halkı ve onun örgütleriyle birlikte gerçekleşe(bile)cektir. Demokrasi mücadelesini Kürtlerle birlikte vermeyi içselleştiremeyen her özne şu an fiili olarak CHP yönetiminin düştüğü duruma düşmekten kurtulamayacak, lafta faşizme karşı demokrasi savunurken icraatta AKP’nin faşizm yürüyüşünün payandası haline düşecektir.

Ancak Demokrasi Cephesi kurulamamasının tek sorumlusu “Kürt halk gerçekliğiyle yüzleşemeyenler” değil. Erdoğan’ın iktidarını garantiye almak için Ergenekon’la ittifak yaparak müzakere masasını devirmesiyle başlayan çatışma süreci de Demokrasi Cephesi’nin kurulamamasın önemli nedenlerinden biri durumunda.

Savaşı Erdoğan ve şürekâsının başlattığına şüphe yok. Bir ucu IŞİD’e kadar uzanan Siyasal İslamcı/cihatçı zihniyetle aşılanmış Türkçü Ergenekon aklı, Ortadoğu’daki kaostan cesaret alarak ve soykırımın 100. yıl dönümünde yeni bir tarihi fırsat yakaladığını düşünerek Kürtleri 100 yıl daha yokluğa mahkum etmeye girişti. Şayet müzakere sürecinin gereğini yerine getirerek Kürt sorununun demokratik çözümünün önü açılsaydı hiç başlamayacak bir savaş/çatışma ortamı böylece başlamış oldu. Büyük sermaye ise, olursa böyle bir başarının nimetlerinden faydalanmayı, olmazsa bu dönemi sınıfa dönük en saldırgan yasaların çıkartılmasında değerlendirmeyi hesap ederek bu plana evet demiş durumda.

Başlatanı kim olursa olsun bu çatışma ve savaş ortamı bir Demokrasi Cephesi kurulabilmesinin önündeki önemli engellerden biri durumunda. Çatışmasızlık sürecinin belki de en önemli kazanımı olan Gezi Ayaklanması benzeri bir ayaklanmanın mayalandığı bu süreç, Erdoğan’ın istibdat rejiminin yanı sıra başlayan çatışmalar ve savaşın da etkisiyle baskılanmış halde. Erdoğan’ın bile isteye hazırladığı, oluşturduğu bugünkü atmosferde okul müdürüne sırtını dönen liselilerin eylemleri dahi “bölücülük/terörizm” parantezine alınmakta, ele geçirdikleri medya kanalıyla harekete geçme potansiyelindeki dinamik adeta felç edilmek istenmekte.

Erdoğan’ın masayı devirme hamlesine karşı Kürt Özgürlük Hareketi’nin Cizre, Nusaybin ve Sur’da belki de Cumhuriyet tarihinin bu güne kadar gördüğü en yüksek düzeyde bir direniş başlatması, çıtanın batıdaki direniş güçlerinin henüz ulaşamayacağı (hatta büyük oranda anlayamayacağı) bir seviyeye konulmasına yol açtı. Gezi’de parçalanan korku duvarından topladıklarıyla ancak kısa bir süreliğine barikatlar kurabilen isyan nüvesi, birden bire karşısında devasa bir “Devrimci Halk Savaşı” hamlesi buldu.

Erdoğan, AKP, devlet, polis, asker, sermaye bütünselliğini henüz kafasında sistematize edememiş, polise taş atmayı, “en büyük asker bizim asker” demekten vazgeçip askerle karşı karşıya gelmeyi yeni yeni anlamlandırmaya başlamış bir kitle, elinde kleşlerle Skorsky helikopterlere kafa tutan bir feda mücadelesiyle yüzyüze kaldı. Sonuçlarından bağımsız olarak insanlık tarihinin “büyük direnişler” sayfasına kendini yazdıracak bu direnişler Kürt Özgürlük Mücadelesinin tarihinde şimdiden bir milad durumuna geldi. Şunu söylemekte hiçbir beis yok ki Kürt Özgürlük Hareketi’nin Cizre, Sur, Nusaybin direnişleriyle geldiği mücadele düzeyi Batı’nın Geziyle birlikte yeni yeni kıpırdanmaya başlayan halk hareketine fazla geldi. Kırık yıllık kesintisiz mücadele, en küçük mezraya kadar uzanmış örgütlülük, neredeyse Kürdistan’da yaşayan her bireye tek tek dokunan ödenmiş bedellerle belki de dünyanın en politikleşmiş halkı olan Kürt Halkının dahi kaldırmakta zorlandığı, önderliğinin kendisinden beklediği refleksleri gösteremediği bu savaş düzeyi karşısında Batı’nın afallaması şaşılacak bir durum olmasa gerek.

Demokrasi Cephesi’ni tartışmak üzere toplanılan masanın orta yerinde duran “Devrimci Halk Savaşı” çağrısı, bu cephenin tereddüde düşmesine, süreci yönseyecek ve kitleleri arkasından sürükleyebilecek bir önderliğin oluşturmasında kararsızlaşmasına yol açmakta. Faşizme karşı Demokrasi Cephesi’nde birleşmeye çağırılanlar atacakları bu adımla tam olarak neyle yüzyüze kalacaklarını kestiremiyor, çağrının asıl olarak Demokrasi Cephesi’ne mi Devrim Cephesi’ne mi olduğu yönündeki kafa karışıklığıyla sürece tam boy giremiyorlar.

“Devrimci Halk Savaşı” taktiğiyle “Demokrasi Cephesi” taktiği arasından kurulamayan korelasyon Barış Bloku, Demokrasi Cephesi, Diyalog Grubu, Demokrasi İçin Birlik Platformu ve benzeri girişimlerin önünde ortak “hendek” haline geliyor.

Kamuoyuna yapılan açıklamalar, kendi kitlelerine konuşmalar, karşı cepheyi bölmeye çalışmalar bir kenara bırakılıp durumun yalın hali konuşulmaya başlandığında sorulan gerçekçi soru “Demokrasi Cephesi mi kuracağız, Devrimci Halk Savaşı’na mı katılacağız” oluyor. Bu soru sizi kızdırabilir ama gerçeklik bu!

Gerçekçiliğin batağında boğulup gitmeyeceğiz elbette ancak taktik ve politikalarımızı da gerçeklikten azade kurmayacağız. Devrimci önderlik payesi “en devrimci, en radikal, en keskin” hattı savunmakla değil, somut durumun gerçekçi tahlilini yaparak kitleleri bir ileri mücadele düzeyine taşıyacak taktik, ittifak, politika ve örgütlülüklere öncülük etmekle kazanılabilir.

Biraz daha somut konuşalım.

İki taktik

Erdoğan rejimine yedeklenenleri ve geriye çekilenleri bir kenara bırakırsak bugünkü siyasal dizilime baktığımızda Erdoğan iktidarına karşı direnme kararlılığında olanların iki ana taktik etrafında kümelenmeye çalıştığını görebiliriz.

Bunlardan birincisi yaşananı faşizm, ilerlemekte olan süreci ise bir “devrimci durum” olarak okuyor ve konumlanışının ana eksenini bu tespite göre yapmaya çabalıyor. İkincisi ise yaşananı “faşizme doğru gidiş”, süreci ise “ileriye sıçramanın önünün kapanmaması için bedel ödenerek kazanılmış demokratik mevzilerin korunması” olarak görüyor ve ona göre konumlanıyor. Yazıya döküldüğünde çok fark yokmuş gibi görünen bu iki tespit pratikte bambaşka konumlanışlara yol açıyor.

Baştan belirtmek gerekirse her iki konumlanış çabası da mevcut duruma teslim olmayıp direnme, değiştirme cüretini gösterdikleri için devrimcidir, değerlidir. Ancak mücadelede etkili, sonuç alıcı olabilmek için devrimci olmak yetmez. Aynı zamanda isabetli analizlere dayanan doğru konumlanışları da yapabilmek gerekir.

 “Devrimci durum” içerisinde miyiz?

Bu başlığı irdelemeye başlamadan önce bir gerçekliğin altını çizmek durumundayız. Her ne kadar bir bütün olarak “Türkiye” üzerinden analizler yapıyor olsak da “Türkiye ve Kuzey Kürdistan” şeklinde işaret edilebilecek iki ayrı durum ve gerçeklik içerisinde yaşıyoruz. Güney Kürdistan, Rojava/Batı adlandırmalarının yaygınlığı düşünüldüğünde Türkiye Kürdistanı için Kuzey Kürdistan kavramlaştırmasını kullanmak kolaylaştırıcı olacaktır. Kuzey Kürdistan’da hem öznel, hem de nesnel olarak Türkiye’nin diğer bölgelerinden bambaşka bir saat ve gerçeklik işlemekte. Bu iki coğrafyada mücadelenin ritmi, çıtası o kadar farklı ki tek kalemde her ikisini birden değerlendirmek neredeyse mümkün değil. Yaptığımız değerlendirmelerde bu gerçekliği atlamak bizi bütünsel bir değerlendirme açısından yanlış sonuçlara götürecektir.

Yazının asıl konusuna devam edecek olursak; “Devrimci durum” tanımının Marksist-Leninistler nezdinde ortak kabul gören üç kriteri şöyle özetlenebilir:

1- Yönetenler eskisi gibi yönetememektedir ve bir değişikliğe ihtiyaç duymaktadır.

2- Ezilenler mevcut yönetime/sisteme isyandadır ve kendiliğinden hareketler yükseliştedir.

3- Egemenlerin iç krizinden faydalanarak ezilenlerin öfkesini ve hareketini yönlendirip süreci devrime taşıyacak bir devrimci özne mevcuttur.

Elbette bu en genel tanıma dayanarak bir tek yorumun çıkmayacağının, öznelliklerin bu kriterleri de kendi ihtiyaçlarına göre ele alacağın farkındayız. Ama biz başkasının ne dediğini değil, kendimizin bu kriterler üzerinden sürece nasıl yaklaştığımızı anlatmaya çalışalım.

Egemenlerin (büyük sermaye+siyasal iktidar+ordu/bürokrasi) mevut haliyle iktidarlarını sürdürmekte zorlandıklarını söylemek mümkünse de bunu oligarşinin tüm bileşenleri için aynı anlama gelmediğini de belirlemek gerek. Mevcut tıkanıklık finans kapital için başka anlama, Erdoğan ve şürekası için başka anlama ve Ordu/bürokrasi (yani eski statükonun yönetici erki) için daha başka bir anamla gelmekte. Ama her ne olursa olsun tamamlayamadıkları statüko değişiminden dolayı yönetenler eskisi gibi yönetmekte zorlanmaktadırlar.

Bu zorlanma iktidar bloğu içerinde çeşitli farklılaşmalara, çatlamalara ve ayrışmalara imkan tanısa da sürecin bu yönde gidip gitmeyeceği tamamen karşıt güçlerin mücadele performanslarına bağlı.

Erdoğan’ın kitle desteğini düşündüğümüzde ezilenlerin (en azından büyük bir kısmının) durumlarından hoşnutsuzluğu ve bu şekilde yönetilmek istemiyor oluşları tartışma götür. Tartışma götürmeyecek olansa yükselen bir mücadele dalgası içerisinde olmadığımız gerçeğidir.

Devrimin sadece ideolojik değil fiili öncüsü olarak da işçi sınıfını görenler açısından bir “devrimci durum” tespiti yapmak için sınıfının kendiliğinden ve örgütlü hareketlilik düzeyi önemli bir barometre olsa gerek. Bu tespiti yapabilmek için elbette sokakların dolup taşmasını, sınıfın/kitlelerin kendiliğinden eylemliliğinin en üst düzeye ulaşmasını beklemek yersiz olacaktır. Ancak sınıf/kitle hareketinde bir yükseliş tespiti yapacaksak bunu bir takım ölçülebilir olgulara dayandırmak zorundayız.

İşçi sınıfına yönelik en ağır saldırıların yaşandığı bu dönemde sınıfın eylemleri, direnişleri, grevleri ve örgütlülüğü (sadece sendikal olarak değil!) artar durumda mı? Üniversiteliler sistemde demokratik bir dönüşümü zorlayan eylemlilik ve örgütlülük içerisinde mi? Kadınlar her gün bir yenisi gündeme giren fiziki ve ideolojik saldırganlığa karşı egemenleri köşeye sıkıştıracak tarzda sokaklarda mı? Gıda tekellerinin, yasal düzenlemelerin ve vicdansız tüccarların cenderesinde sıkışan yoksul köylülük bir çıkış arayışında mı?

Fiili-Meşru-Demokratik Direniş hattı

Daha uzatılabilecek bu listenin olumlu, cesaret ve umut verici kimi örnekleri üzerinden bir “devrimci durum” içerisinde olduğumuzu düşünmüyoruz. Şayet işçi sınıfını ve ezilenleri İçinde bulunduğumuz aşamayı bir “devrimci durum”dan çok “ileriye sıçramanın önünün kapanmaması için bedel ödenerek kazanılmış demokratik mevzilerin korunması” olarak görüyoruz.

Ve egemenlerin “eskisi gibi yönetememe” durumunu gerçekten de kitlelerin “eskisi gibi yönetilmek istememe” durumuna taşıracak bir taktik, politik, eylem ve örgütlülük düzeyini tanımlamanın gerekli olduğunu düşünüyoruz.

Demokrasi mücadelesinin devrimci savaşıma dönüşmesi bir aşama değil iç içe geçen olgunlaşma meselesidir. Demokratik Cephe’yi kurarken aslında devrimci halk savaşını örmüş oluruz. Ancak o “Demokrasi Cephesi”nin kurulabilmesi için de kitlelerin peşine takılabileceği, içerisinde kendini var edebileceği, içinde değişebileceği ve içerisinden değiştirebileceği mücadele taktik ve stratejisine ihtiyaç vardır. Burada önemli olan birini diğerinden üstün/devrimci gören bir tarzın değil, kitleleri örgütlenmeye ve harekete geçmeye, devrimci dönüşümün parçası (aslında garantisi!) olmaya teşvik edecek tarzın bulunup uygulanabilmesidir.

Bizce bu tarz ve taktik, kitleleri temel hakları için ve anti demokratik uygulamalara karşı fiili-meşru demokratik mücadele alanlarına çekecek olan  “demokratik halk direnişi”nin örülmesidir. Sınıfı ve diğer ezilen kitleleri sadece ideolojik olarak değil fiiliyatta da demokrasinin, devrimin, değişimin özneleri olduğuna inandıracak/güvendirecek araç ve mücadele tarzlarını tercih etmek zorundayız.

Kitle hareketini öldürücü bir bekleyişe sokan, harekete geçmekte tereddüde düşüren ve kendisini ikincilleştirmesine yol açan bir çeşit dışarıdan gelecek “kurtarıcı/öncü” beklentisi yaratmak, kendi cephemizden baktığımızda bugün gerçek bir “devrimci halk savaşı” yaratmanın önündeki en büyük engel olacaktır.

Şimdi, bugün, hemen ihtiyacımız olan, taleplerimizi, araçlarımızı, sloganlarımızı, ittifaklarımızı faşizmin yükselişine karşı toplumun (ve onun öncülerinin/temsilcilerinin) en geniş kesimini kapsayacak, en geniş Demokrasi Cephesi’ni toparlayabilecek tarza “gerçekten” uygun hale getirmektir.

Anti-Faşist Direniş

Bugün bunu yapabilmek sadece taktikte esnemeyi değil aynı zamanda örgütte de sıkılaşmayı gerektirmektedir. Hesap vermekten (kendi dünyalarından bakıldığında “kurban” seçilmekten) kaçabilmek ve iktidarını kalıcılaştırmak için bir iç savaşı, faşizmi kurumsallaştırmayı göze almış Erdoğan Rejimi her türlü antidemokratik, faşizan, militer ve paramiliter yol ve yöntemi devreye sokmaktan geri durmuyor, durmayacaktır.

Dengesi bozulduğu an bir daha kalkamayacak şekilde düşeceğinin farkında olarak “ölülerimizin başına basarak” kendini ayakta tutmaya çalışıyor.

Fiili-meşru-demokratik halk direnişini örmek aynı zamanda bu saldırganlığa karşı temel savunma mekanizmalarını geliştirmekle mümkündür. Son bir yıl içinde yaşanılan bombalama, linç, infaz ve saldırılara bakıldığında dahi faşizmin kurumsallaşmasını durdurmanın hiç de kolay olmadığı görülecektir.

Bir yandan temel demokratik talep ve haklar etrafında mücadele cephesini geliştirip genişletirken, diğer yandan da devletin militer/paramiliter yapılarına ve İslam-Türk ideolojisi donanımlı sivil faşist çetelere karşı meşru müdafa refleks, yetenek, örgüt ve uyanıklığını geliştirmek zorundayız. Erdoğan’ın bizi uzaklaştırmaya çalıştığı demokratik mücadele alnını terk etmeyecek kadar uyanık; sokağa saldığı üç beş çakala prim vermeyecek kadar refleksif; resmi ya da gayri resmi saldırılara yanıt verecek kadar yetenekli ve tüm bunları bir stratejiye bağlı olarak yapacak şekilde örgütlü davranmak sorundayız.

Başka bir yolumuz yok!

Son sözü, ciddiye almıyoruz algısı oluşmaması için, Devrimci Parti’nin yayın organı Umut gazetesinin internet sitesinde yayınlanan yazıya ilişkin söyleyeyim. Devrimci Parti “Faşizme karşı en geniş cepheyi” örmeye çalıştığımız bu günlerde her zamankinden daha fazla bizim yoldaşımız, mücadele ortağımızdır. Mücadele tarzlarımızda, araç ve yöntem tercihlerimizde farklılaşabiliriz ancak bugünün mücadele diziliminde pek çok açıdan siper yoldaşı durumundayız. Birikim, enerji ve yeteneklerimizi hep birlikte düşmana yöneltmeye en çok ihtiyaç duyduğumuz bu süreçte dönüp an yakınımızdakinin ayağına sıkmak asla tercih etmeyeceğimiz bir yol ve yöntemdir. İdeolojik, politik, taktiksel tartışmalara sonuna kadar evet! Kendini haklı çıkartmak için en yakınındakini çiğnemeye yeltenmeye hayır! Bu tarz bizden uzak olsun…

 

Tuncay Yılmaz

17 Haziran 2016

TEILEN