Sınıf Siyaseti ve Radikal Demokrasi Projesinin Yol Arkadaşlığı – Nejla Kurul

0
1314

Giriş

Toplum kuramına ilişkin kapsayıcı bir başka tezi, Marksizm, kendi ölçülerine göre değerlendirmek isterse nasıl bir yaklaşımı olurdu? Callinicos bu soruya kıs­men ışık tutar ve bir toplum kuramının belirleyici üç özelliği olduğunu belirtir[1]: Birincisi, toplum kuramı, politik kurumlardan ayrı olarak doğrudan toplumla ilgilidir. İkincisi, toplum kuramı, değişik toplum türlerini birbirinden ayırır ve bunlarla ilgili genellemeler yapmaya çalışır. Üçüncüsü, ise özellikle modernliği -yani son birkaç yüzyılda modern Batı’da ortaya çıkan ve bir bütün olarak dün­yayı egemenliği altına almaya başlayan toplum biçimini- çözümlemekle ilgilenir. Toplum kuramlarına ilişkin bu özellikleri iddialı bir biçimde taşıyan Marksizm, karşısına çıkan bir toplum tezinde de benzer özellikleri arayacaktır:

(i) Bu toplum hipotezinin, toplumların temel niteliklerine ve dönüşümlerine iliş­kin önermesi var mıdır?

(ii) Hipoteze göre, tarihin itici öznesi kimdir; kadınların ve erkeklerin kendi ya­şamlarının niteliğini özgürce belirlemelerine olanak verecek yeni bir toplum önerisi nedir?

(iii) Hipotez, bugünkü kapitalizmden ‘başka bir toplum’a geçiş için hangi strate­jileri önermektedir?

Türkiye solu, kapitalizmden, sosyalizme ve komünizme geçişi, 1960-70 dönemi boyunca, hatta halen demokratik devrim-sosyalist devrim sorunu olarak tartış­mış ve halen de tartışmaktadır. Birbiriyle karşıtlık içinde ele alınmadığında, de­mokratik devrim ve siyasal devrim diyalektiği içinde radikal demokrasi fikrinin nasıl değerlendirilebileceği önemli bir sorunsaldır. Radikal demokrasi tartışmala­rı aracılığıyla, Türkiye solunun bir kısım bileşenlerinin de içinde yer aldığı geniş ittifak zeminleri içinde radikal demokratlarla birlikte yol arkadaşlığının ve bu or­taklaşmanın yaratabileceği teorik ve pratik sentezlemenin olanakları ya da sınırlı­lıkları üzerine tartışma yürütmek güncel bir olgu olarak karşımızda durmaktadır.

Radikal demokrasi tartışmalarının doğduğu koşullar, bu fikrin açıklık kazanma­sında etkili olmuştur. Komünist Hipoteze yönelik praksisi bugünden kurmaya[2] doğru yürürken, Marksist Düşünce ile radikal demokrasi tezi (özellikle Laclau ve Mouffe yorumu) arasında demokratik bir köprü oluşturmanın olanağını sor­gulamak ve demokratik siyasetin olanakları üzerine tartışma yürütmektir. Çalış­mada asıl amaç, Laclau ve Mouffe’nin yorumu üzerinden radikal demokrasinin sınırlarını çizmektir.

Önce Demokrasi Üzerine: Demokrasi Nefreti ve Demokrasi Aşkının İzleri

Demokrasi kavramı, onun sınırlarını çizen sınıf mücadelesi ve devleti anlamlan­dırmadan anlaşılamaz; bu nedenle kısaca devletin tarihsel rolü ve anlamı üzerin­deki temel fikri, anlaşılır kılmak gerekmektedir. Engels’e göre[3] devlet, “topluma dışarıdan dayatılmış bir güç değildir; Hegel’in ileri sürdüğü gibi, ‘ahlak fikrinin gerçekliği’, ‘usun imgesi ve gerçekliği’ de değildir”.

“Devlet, daha çok toplumsal gelişmenin belli bir aşamasındaki bir ürün­dür; bu, toplum önlemekte yetersiz olduğu uzlaşmaz karşıtlıklar biçimin­de bölündüğünden, kendi kendisiyle çözülmez bir çelişki içine girdiğinin itirafıdır. Ama karşıtların, karşıt iktisadi çıkarlara sahip sınıfların, kendi­lerini ve toplumu kısır bir savaşın içinde eritip bitirmemeleri için, görü­nüşte toplumun üstünde yer alan, çatışmayı hafifletmesi, “düzen” sınırları tutması gereken bir güç gereksinmesi kendini kabul ettirir; işte toplum­dan doğan, ama onun üstünde yer alan ve ona gitgide yabancılaşan bu güç, devlettir”[4].

Lenin’e göre, “Devlet, sınıf çelişkilerinin uzlaşmaz olmaları olgusunun ürünü ve belirtisidir. Herhangi bir yerde, sınıflar arasındaki çelişmeler, uzlaşması nesnel olarak, olanaklı değilse, orada devlet ortaya çıkar. Ve tersine; devletin varlığı da sınıf çelişkilerinin uzlaşmaz olduklarını tanıtlar. Küçük burjuva ideologların ileri sürdüğü gibi, devlet’in sınıfları uzlaştıran bir organ olduğu düşüncesini şiddetle reddeder Marx. Marx’a göre devlet, bir sınıf egemenliği organı, bir sınıfın bir başka sınıf üzerinde baskı organıdır; sınıflar arasındaki çatışmayı yasallaştırıp pekiştiren bir ‘düzen’in kurulmasıdır[5].

“Zenginlik”in sınırsız gücü demokratik cumhuriyette daha güvenliktedir” diyor Lenin[6]. Demokratik cumhuriyet, kapitalizmin olanaklı olan en iyi politik biçimi­dir; çünkü sermaye demokratik cumhuriyeti bir kez ele geçirdikten sonra, iktida­rını öyle sağlam, öyle güvenli bir biçimde kurar ki burjuva demokratik cumhuri­yetindeki hiçbir kişi, kurum ya da parti değişikliği, onu sarsamaz[7].

Öte yandan demokrasi sözcüğü, egemenlerin nefretine rağmen toplumsal müca­delelerin bir zorunluluğu olarak toplumsal ve siyasal alana girmiştir. Demokrasi, antik Yunan’da ilk olarak çoğunluğun korkutucu yönetimini, her türlü meşru dü­zenin mahvedilmesi olarak gören kişiler tarafından ‘hakaret’ olarak kullanılmış­tır. İktidarın ‘kendilerine doğuştan bahşedildiğine’ ya da ‘yetenekleri nedeniyle’ verildiğine inananlar için demokrasi “iğrenç olanla” eş anlamlı bir içerikle anıl- mıştır[8].

İskoç aydınlanmasının önemli temsilcilerinden Ferguson, “düşünceleri kendi geçimiyle ve bunun korunmasıyla sınırlı olan birisine ulusun idaresinde nasıl güvenilebileceği” sorusunu soruyor ve böyleleri, meclislere karışıklık, karmaşa, yolsuzluk ve yozlaşma getirir” diyordu[9]. Öte yandan Bentham’a göre, kadın­ların oy kullanma hakkını desteklemek, parlamentoda yapılacak reformların önüne geçmek anlamını taşıyordu. Yine yoksulların oy kullanmasını savunmak ise ‘mülkiyetin güvenliği’ni tehlikeye atmak demekti[10]. Evrenselci söylemlerine karşın Locke, Rousseau ve Jefferson kendilerinden önceki Aristoteles ve sonraki Mill, pratikte siyasal sisteme herkesin dahil edilmesine sıcak bakmamışlar, dar yurttaşlık sınırlarına karşı çıkmamışlardır[11]. Özetle, 19. yüzyılda dahi oy hakkı, “servet sahibi olma”, “vergi ödeme”, “okuma-yazma bilme” gibi ölçütlere bağlan­mıştır. Oy hakkını kısıtlayan bu uygulamalar içinde en fazla vurgulanan “mül­kiyete bağlı kısıtlamalar”dır. İngiltere’de makine kırıcı hareket olarak başlayan Chartist Hareket’in liderlerinden birinin sözleri bu bakımdan oldukça manidar­dır: “Mülkümüz olmadığı için temsil edilmediğimizi söylüyorlar, bense temsil edilmediğimiz için mülkümüzün olmadığını söylüyorum”[12].

Tarih, demokrasiye yönelik bu nefretin yanı sıra, demokrasi aşkının biçimlerinin doğuşuna da tanıklık etmiştir. Böylece demokrasi nefreti, gerçekte demokrasi aşkını da mücadeleye dahil etmiştir. Karşıtını doğuran demokrasi eleştirisi, iki muhteşem tarihsel biçim yaşamıştır[13]. Demokrasiyi kaçınılması mümkün olma­yan bir olgu olarak kabul edip onunla uzlaşma zorunluluğunu gören aristokratik yasa yapıcıların ve âlimlerin sanatı bunlardan biridir. ABD anayasası kaleme alı­nırken, demokrasiden en iyi sonucu elde etme ve aynı zamanda eşanlamlı görü­len iki iyi şeyin, “en iyilerin yönetimi” ve “mülk sahipliği düzeninin korunması” çabası buna klasik bir örnektir. Bu eleştirinin başarısı doğal olarak bunun tersi­nin de başarısını beslemiştir. Öte yandan genç Marx cumhuriyetçi anayasanın temelinde mülkiyetin saltanatının yattığını göstermekte hiçbir zorluk çekmemiş­tir. Biçimsel demokrasinin kurumları ve kanunları, burjuva sınıfının iktidarının bunların altında uygulandığı görünümler ve bu iktidarın kullandığı araçlardır. Böylelikle söz konusu görünümlere karşı verilen mücadele, özgürlük ve eşitli­ğin artık devlet ile hukukun kurumları içinde temsil edilmediği, somut hayatın ve duyulur deneyimin biçimleri içinde somutlaştığı “gerçek” demokrasinin yolu haline geldi[14]. Bugün, özgürlük ve eşitlik, kapitalist devlet ile hukukun kurum- ları içinde çok sınırlı temsil edilmekte, demokrasi, özellikle isyan günlerinde, özgürlük ve eşitlik talebi olarak somut hayatın ve hissedilir deneyimin içinde so­mutlaşmaktadır. Kuşkusuz, gündelik hayat ne denli kolektif, canlı ve dinamik ve örgütlü ise! Dolayısıyla tüm diğer çelişkilerini gören bir yerden proletarya, sivil toplumun somut hayatı içinden devrimcileşerek çıkacak ve evrensel sınıf hali­ne dönüşecektir. Marx’ta proletarya kavramı, tarihteki tüm sınıflı toplumların üretmiş olduğu ve kapitalizmde en uç noktasına varmış olan yabancılaşmanın radikal bir biçimde yok olmasını sağlayabilecek olan evrensel öznenin, tarihsel gücün adı olarak ortaya çıkmaktadır.

Radikal Demokrasi Hipotezi

Radikal demokrasi fikri, bir yüzyılın bitip diğerinin başladığı bir evrenin içine doğmuştur. Kritik yüzyıl 20. ve gelen ise 21. yüzyıldır. Tarihin ve her politika­nın kitlesel dayanağı olduğu varsayılarak, “Yüzyıl nedir” diye sorar Badiou[15]. Sorduğu, 20. yüzyıldır. Bu Yüzyıl, kimilerine göre, 1914-1918 savaşıyla, 17 Ekim Devrimini de kapsayan savaşla başlar, SSCB’nin çöküşü ve soğuk savaşın sonuy­la tamamlanır. Bu, birleşik, küçük bir yüzyıldır (yetmişbeş yıl). Kısacası Sovyet yüzyılı. Savaş ve devrim, üstelik dünya çapında. Tarihe ya da anı olarak adlandır­dıkları şeye aynı ölçekte takınaklı olan başkalarına göre ise yüzyıl bambaşka bir şey olarak ele alınır. “Bu yüzyıl öylesine kıyametimsi, öylesine ürkütücü olayların yeridir ki, buradaki birliği dile getirmeye en uygun tek kategori suçtur”. Nazilerin korkunç suçları ve Stalin’in reel sosyalizm içinde, eleştiriye çok açık uygulama­ları. Bu biçimde düşünenlere göre Yüzyıl lanetli bir yüzyıldır. Bunu düşündüren önemli parametreler, ölüm kampları, gaz odaları, katliamlar, işkenceler, örgütlü devlet suçlarıdır. Bu yüzyıl totaliter yüzyıldır. Ancak Badiou’ya göre, sonuçta 20. yüzyıl, kapitalizm ve dünya pazarının zafer yüzyılı olur. “Kısıtlamasız Pazar” ile “hudutsuz Demokrasi”nin mutlu mesut birlikteliği[16].

Radikal demokrasi fikrinin doğuşu, bu Yüzyılın sonunda olmuştur: Radikal de­mokrasi kuramlarında, Sovyet yüzyılı, suç kategorisi ile birlikte ele anılır; kısıtla­masız Pazar ile hudutsuz demokrasi içinde demokrasi mücadelesi önerilir. Radi­kal demokrasi, temelde iki soruna cevap arama çabasıdır. İlki kapitalist sistemde liberal demokrasinin meşruiyet krizine çözüm bulmak, ikincisi ise demokratik yönetimin ilke ve değerlerini saptamaktır. Kökleri daha eskiye dayansa da Lac- lau ve Mouffe’nin tezleri, reel sosyalizmin çöküş yıllarında ortaya çıkar[17]. 1980’li yılların ortalarından başlayarak giderek yaygınlık kazanan “radikal demokrasi” kavramı, devlet ve toplum ilişkisini demokratik bir yönetimle inşa etmek niyetiy­le, “demokrasiyi demokratikleştirmek” parolasıyla ortaya çıkmıştır. Aslında bu çıkış, “kapitalizmi demokratikleştirmek” anlamını da taşımıştır.

  1. Büyük Paylaşım Savaşı’ndan sonra iki kutuplu dünyanın sınıf uzlaşımlarıyla ve sanayi toplumlarının içerisinde görece refah seviyesi yüksek bir orta sınıfın oluşmasıyla birlikte yeni taleplerin ve talepler etrafında şekillenen “kimliklerin” öne çıktığı görülmüştür. Cinsel ve ırksal eşitlik, çevrecilik, silahsızlanma, femi­nizm gibi hareketler “özgürlük”, “adalet”, “eşitlik” vurgularıyla politik hareketin içerinde yer almaya başlamışlardır. Kitle iletişim araçlarının yayılması, yeni po­litik öznelerin kendilerini daha iyi ifade edebilmelerine olanak tanımış, böylece modernleşmenin bürokratikleştirici ve homojenleştirici vurgusu eleştirilmeye başlanmıştır.

Yüzyılı, Sovyet yüzyılı olarak değerlendirmekle birlikte, sınırsız kapitalizmin uygarlığa yönelik tehditlerini kavrayan tezler de öne sürülmüştür. Bunlar, Ko­münist Hipotezden vazgeçmeksizin 21. yüzyılda sosyalist demokrasinin olanak­larını sorgulayan yaklaşımlardır. Örneğin aynı yıllarda Türkiye’de 12 Eylül1980 darbesinin ardından gelen süreçte, 1980’lerin ortalarında Sayın[18], Marksizm’den kaçış yerine sosyalist demokrasi kuramları üzerine değerlendirmeler yapmaktay­dı. Sayın’a göre, “kim neyin eksikliğini duyarsa onun peşinden koşardı”. O dö­nemde eksikliği acı biçimde hissedilen şey demokrasiydi. Geçmiş değerlendiri­lirken de girilen yolda, demokrasi sorunu çok ciddi olarak sosyalistlerin karşısına dikilmişti. “Proletarya diktatörlüğünün burjuva demokrasisinden bin kat daha demokratik olduğu” iddiası ile kendimizi avutmamalıydık, bunun fiili ifadesinin ne olduğunu sorgulamalıydık” diyordu. Bunun ilk sorgulama alanı, Kemalizm ve ulusal sorun oldu; bunu kadın sorunu, örgüt anlayışı, proletaryanın parti tara­fından ikame edilmesi ve nihayetinde sosyalist düşüncenin kökenlerine sağlam biçimde geriye dönme ve kökenlerle yaşananlar arasındaki deformasyon sonucu ortaya çıkan farklılıkları temizleme çabaları izlemişti”.

Reel sosyalizmin yaşadığı krize yanıt vermek üzere sol, genel olarak yukarıda belirtilen yol ayrımları üzerinden yürümüştür:

Bir yanda Marksist teori ve pratiği, pratikten başlayarak ve öncü metinlerin yeni­den okuması yapılarak sosyalist demokrasi arayışını güçlendirerek sürdürenler; diğer yanda yaşanılan pratik yenilgi ile birlikte Marksist teorinin temel tezleri­nin reddi ile toplumsalın çeşitliliği ve çoğulluğunu siyasallaştırarak kapitalist de­mokrasiyi derinleştirmek isteyenler.

Genel olarak radikal demokrasi kuramcıları, ikinci yolun izleyicisi olmuşlardır. Dolayısıyla çözüm olasılığı da, sosyalist demokrasi fikrinin imkânsızlığından hareketle liberal demokrasinin krizine çözüm üretmekte bulunmuştur. Liberal demokrasinin krizi, basit anlamda bir yönetilemezlik krizi değildir. Bu bağlamda Köker[19], meşruluk krizinin boyutlarını beş başlık altında incelemektedir:

  • Devlete karşı bireyin korunması, bireyin sadece güvenliğini sağlar, katılımını sağlamaz.
  • Hiyerarşik ve eşitsizlikçi yapılar, bireylerin siyasi sürece katılmalarının önün­de engeldir.
  • Soyut birey yerine, kolektif kimlikleri tanımaya ihtiyaç vardır.
  • Yerleşik liberal demokrasilerde siyasi tartışma konusu yapılacak sorunların alanı sınırlandırılmıştır.
  • Modern anayasal devlette siyaset, devletin varlığı ve bekası ile ilgili kaygıların belirlediği bir teknik faaliyetler kümesi biçiminde anlaşılmaktadır.

Liberal demokrasideki meşruiyet krizinin boyutları incelendiğinde, bu boyut­ların sosyalizmin krizini aşmak üzere Gorbaçov reformlarının altında yatan ve sol politik inşa içinde de hatta daha kolay aşılabilecek sorunlar olduğuna dikkat çekmek gerekir. Üstelik bunun ortak mülkiyet koşulları altında gerçekleştirilme­sinin hiç de zor olmayacağı da açıktır. Ne var ki 1980’lerde, SSCB’de açıklık po­litikasına geçilmiş; Glastnost ilan edilmiştir ve bu politikanın gerçek örgütlenme özgürlüğüne karşılık gelmemesi nedeniyle, sosyalist demokrasi doğrultusunda işleyecek güçlerin ortaya çıkması mümkün olmamıştır[20]. Türkiye tarihinde de sıkça gözlenen ileri düşünce ve eylemlere, demokratik geleneklere sahip olmayan ve hak mücadelelerini sınıf tabanından gelen zorlamalarla yürütmemiş ülkelerde demokrasi güçleri kolayca ortaya çıkamamaktaydı.

Radikal demokrasi projesi, Keyman’a göre[21] “kimlik-fark ilişkisine dayalı, devlet egemenliği söylemini sorunlaştıran, siyasal alanı global/ulusal/yerel etkileşim ek­senine doğru genişleten, sivil toplumu da devlet/parti gibi bir siyasal özne olarak düşünen ve katılımcı demokrasinin liberal demokrasi için önemini vurgulayan bir siyaset arayışı”dır.

Radikal kuramcılar arasında, sol siyasal yelpazede ciddi bir esin kaynağı olan Laclau ve Mouffe’un durdukları zemin, kendilerinin de belirttiği gibi post- Marksisttir[22]. Sınıf savaşının reddi, eski sınıf ilişkilerinin ortadan kaybolduğu iddiası, proletarya diktatörlüğünün çoktan miadını doldurduğu savı, zaten kla­sik Marksist düşünceden epeyce uzaklaştıklarının kanıtıdır. Radikal demokrat­lar, Marksizmin bütününe indirgemecilik atfetmekte ve sınıfı içkin olarak özcü bir kategori olarak görüp, bütünüyle reddetmektedirler. Marksizmin monolitik, totalleştirici, tekçi, indirgemeci, determinist, özcü, kapalı, çeşitlilikten mahrum olduğunu ileri sürmektedirler. Oysa Laclau ve Mouffe’nin iddialarının tersine, Marksist kuramda sınıf; aşkın, sabit, statik ve ilkesel olarak değişmeyen nesnel (önceden-oluşturulmuş) karaktere sahip bir bütünlük değildir[23].

Her ne kadar sağ ve sol ayrımların belirsizleştiği ileri sürülse de radikal kuram­cılar, solun yeni görevini liberal demokratik ideolojiyi reddetmek değil, tersine onu radikal ve çoğulcu bir demokrasi doğrultusunda derinleştirmek ve geliştir­mek olarak tanımlamışlardır. Çünkü onlara göre, solun hegemonik bir strateji­sinin olanağı, demokratik zeminin terk edilmesinde değil, tersine, demokratik mücadeleler alanının bütün sivil topluma ve devlete doğru genişletilmesinde yatmaktadır. Dolayısıyla demokrasiyi burjuvaziyle ilişkilendirip olumsuzlama yaklaşımı bir kenara bırakılmalıdır[24].

Ancak radikal demokrasi, tek bir kuram olarak ifade edilmemektedir. Radikal demokratik düşünce pek çok damardan beslendiği için radikal demokrasi ku­ramlarından söz etmek daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Radikal demokrasi içerisinde; “müzakereci demokrasi”, “tartışmacı demokrasi”, “katılımcı demok­rasi” (AKP’nin kendini Muhafazakâr demokrat olarak tanımladığı kategori bu- dur), “güçlü demokrasi” gibi farklı teorik açılımlar bulunmaktadır. Bu makalede, radikal demokrasinin Laclau ve Mouffe (2012) tarafından yapılan açılımı üze­rinde durulmuştur. Makalenin bu kısmında Laclau ve Mouffe’nin betimlediği radikal demokrasinin kavram setleri karşıtlarıyla birlikte açıklanmaktadır.

Radikal Demokrasinin Laclau ve Mouffe Yorumu

Laclau ve Mouffe, Hegemonya ve Sosyalist Strateji Radikal Demokratik Bir Po­litikaya Doğru adlı kitaplarında temel görüşlerini ifade etmişler; sonraki eserle­rinde bu görüşlerinin sınırlı bir kısmını gözden geçirerek farklılaştırmışlardır. 2012 yılında, ikinci baskıya önsözde, bu kitabı bir kez daha okuduklarında kita­bın entelektüel ve politik perspektifinde sorgulanması gereken pek az şeyin oldu­ğunu fark ettiklerini belirtmişlerdir[25]. Laclau ve Mouffe’nin radikal demokratik politika hattını anlaşılır kılmak için kullandıkları kavram setlerini kısaca vermek yararlı olacaktır.

Laclau ve Mouffe’nin yaklaşımlarının temelini, toplumsal alanda siyasal eklem­lenme momentine tanıdıkları ayrıcalık oluşturmaktadır ve siyasi çözümlemenin merkezi kategorisi, hegemonyadır. Bu durumda şu soruyu sorarlar: “Şeyler ara­sında nasıl bir ilişki bulunmalıdır ki hegemonik bir ilişki olsun?” Bunun koşulu, tikel bir toplumsal gücün, kendisiyle ortak ölçüsü olmayan bir bütünün temsilini üstüne almasıdır. Bu tür bir ‘hegemonik evrensellik’, siyasal bir topluluğun eri­şebileceği yegâne evrenselliktir. Evrensellik, toplum alanında hegemonik olarak dolayımlama ile ifade bulabilir. Yani tikellikler ancak aralarında dolayımlama ile birbirlerine eklenebilirler. Ama hegemonik bir temsil ilişkisi olanaklı ise, ontolo- jik statüsünün de tanımlanabilmesi gerekir. Burada çözümleme açısından ikinci kavram devreye girer. Söylem alanı26.

Eklemleyici bir pratiğin sonucu olarak, ögeler arasında kimlikleri değişecek bir ilişki kuran her türlü pratiğe eklemlenme denilmektedir. Eklemleyici pratikten doğan yapılaşmış bütüne ise söylem denilmektedir. Tüm söylemsel yapıların maddi karakterde olduğu ileri sürülmektedir27. Bir söylem içinde eklemlenmiş durumda görünürken ortaya çıkan farklılık konumlarına da moment denilmek­tedir. Bunun tersine eklemlenmemiş farklılıklara da öge denilmektedir28. Eklem­lenme pratiği, anlamı kısmen sabitleştiren düğüm noktalarının kurulmasından oluşur; bu sabitleştirmenin kısmi karakteri ise toplumsalın açıklığından doğar. Bu da söylemsellik alanının sonsuzluğunun bütün söylemleri sürekli aşmasının bir sonucudur29.

Hegemonya karara bağlanamaz bir zemin üzerinde verilen kararların teorisi ola­rak anlaşılmalıdır. Olumsallığın daha derin düzeyleri, hegemonik yani olumsal eklemlenmeler gerektirir. Düğüm noktası ya da egemen-gösteren kategorisinde söz konusu olan şudur: Tikel bir unsur, belli bir söylemsel alanda, ‘evrensel’ bir yapılandırıcı işlevi yüklenir; aslında söz konusu alanın sahip olduğu düzenlen- mişlik bütünüyle bu işlev sayesindedir. Ancak bu unsurun tikelliği, böyle bir iş­levi, kendi başına önceden belirlemez. Benzer biçimde özneleşme öncesi özne kavramı, ‘kimlik edinme’ kategorisinin merkeziliğini sağlar. Bu anlamda örneğin sınıf çıkarları gibi, siyasal alanın dışında oluşturulmuş varlıklara değil, bütünüyle siyasal eklemlenmelere dayanan hegemonik geçişleri düşünmeyi olanaklı kılar. Siyasal-hegemonik eklemlenmeler, geriye dönük olarak, temsil etme iddiasında bulundukları çıkarları yaratırlar30.

Hegemonyanın varlığının koşulu, şu ya da bu düzenleme içine girip girmemesi kendi doğası tarafından belirlenmiş olmayan unsurların, yine de dışsal bir prati­ğin ya da eklemlenme pratiğinin sonucu olarak ittifaka girmesidir. Olumsal ek­lemlenmeden söz etmek, ‘siyaset’in merkezi bir boyutunu dile getirmek demek­tir. Hegemonik yeniden eklemlenme sivil toplum düzeyinde başlar. Hegemonik ilişki, Marksist evrensel sınıf olarak proletarya kavramına benzemez, çünkü Dev­letin ortadan kalkmasına ve siyasetin sonuna yol açacak olan bir nihai insani uzlaşmadan kaynaklanmaz. Tersine hegemonik ilişki siyasetin kurucusudur[26].

Hegemonyaya içkin kendine özgü evrensellik, fark mantığı ile eşdeğerlik mantı­ğı olarak adlandırılan şeyler arasındaki özgül diyalektikten kaynaklanıyor. Top­lumsal özneler, toplumsal dokuyu oluşturan söylemler içinde farklılık konumları işgal ederler. Bunların hepsi birer tikelliktir. Öte yandan toplum içi sınırlar yara­tan toplumsal antagonizmalar vardır. Örneğin baskıcı güçler karşısında, içinde tikelliklerin yer aldığı bir küme, kendi aralarında eşdeğerlik ilişkileri kurarlar. Gerçekte temsil edilmesi gereken, yalnızca eşdeğerlikli ilişkilerin farklılık tikel- cilikleri değil, zincirin tümüdür. Temsilin araçları nelerdir? Gövdesi yarılmış bir tikellikten başkası değil; zira bir yandan kendine özgü tikelliğini sürdürür. Diğer yandan gövdesini onu aşan bir evrenselliğin (eşdeğerlikli zincirin evrenselliği) temsiline dönüştürür. Bu ilişkinin evrenselliği kirlenmiş bir evrenselliktir. Çün­kü (1) evrensellik ile tikellik, aralarında çözümsüz bir gerilim içinde yaşarlar; (2) sahip olduğu hegemonik evrensellik işlevi kesin olarak kazanılmış değil, daima tersine çevrilebilir niteliktedir[27].

Laclau ve Mouffe’nin yaklaşımı, evrenselliği siyasal olarak kavramaktadır; bu ‘toplum içi sınırlar’ üzerine dayanan bir evrenselliktir. Burada antagonizma kavramı çözümlemeye dahil edilmektedir. “Antagonizmalar, nesnel ilişkiler de­ğil, nesnelliğin sınırlarını açığa çıkaran ilişkilerdir”. Toplum bu sınırlar etrafında oluşur ve bunlar antagonistik sınırlardır. Antagonizmaların, bir üst oyun tara­fından bir kurallar dizgesinin egemenliği altına alınması söz konusu değildir. Bundan dolayı yazarlar, siyasalı bir üst yapı değil, toplumsalın ontolojisi statü­sünde görmektedirler. Bu iddiadan çıkacak sonuç şudur: Toplumsal bölünme, siyasetin olanaklılığına ve Laclau ve Mouffe’nin öne sürüdüğü demokratik bir siyasetin olanaklılığına içkindir[28].

Yazarlar, demokratik siyasetin olanağını yaratmak üzere, radikal ve çoğulcu de­mokrasi projesini, ‘demokratik devrim’in derinleştirilmesinde yeni bir aşama olarak, demokratik eşitlik ve özgürlük mücadelelerinin daha geniş bir çapta top­lumsal ilişkiler bütününe yansıması olarak tasarlamaktadırlar. Makalede esas olarak yazarların bu kitabı esas alınarak, radikal demokrasinin Marksizme mesa­feli duruş ya da reddiye olarak dillendirilebilecek belli başlı ana uğrakları aşağıda çıkarılmıştır.

Post Modernizmle Eklemlenme ve Post-Marksist Duruş

Yazarlara göre modernizmin ve Marksizmin evrenselcilik iddiaları artık geçer­sizdir. Yazarlar öznesiz bir tarih anlayışı benimsemişler ve her türlü evrenselleş­menin meşruiyet zeminini kaybettiğini iddia ederek, kimlik politikası ve çoğulcu siyaset arayışını savunmuşlardır. Radikal demokrasinin, post modernizm ile iliş­kisini de bu temel üzerinde değerlendirmek gerekir. Farklılıkların tanınmasına dayalı kimlik politikası, toplumsal yaşamın demokratikleştirilmesi iddiasını ta­şır. Buna göre, demokratik toplumun şartı kurucu tamamlanmamışlıktır. Yazar­lar, “Kapanmanın olanaksızlığını (yani ‘toplum’un olanaksızlığını) … kendisini farklılıkların sürekli bir hareketi olarak ifade eden, bütün kimliklerin kararsızlığı olarak” sunmuşlardır[29]. Bu bakımdan farklı politik öznelerin talepleri tek bir an- tagonizmaya indirgenemez. Dolayısıyla demokrasiyi dengeye getiren farklılıkla­rın çatışmasıdır, iktidar indirgenemez derecede heterojen bir yapıda bulunduğu için ayrı egemenlik ilişkilerine temel oluşturur.

Laclau ve Mouffe[30], eserlerinde, çok açık bir biçimde durdukları zemini şu şekil­de açıklamaktadırlar:

“Artık post-Marksist bir zeminde duruyoruz. Artık ne Marksizmin baş­vurduğu öznellik ve sınıflar anlayışını, ne onun kapitalist gelişmenin ta­rihsel yönelimi görüşünü, ne de antagonizmaların ortadan kalktığı say­dam bir toplum olarak komünizm anlayışını sürdürmek olanaklıdır.”

Amerikalı liberal Searle, post modernizmin, nesnellik, doğruluk, rasyonellik gibi parametreleri, ideal olarak dahi kabul etmemesini yadırgamakta, özellikle Derida’nın Amerikan Üniversitelerindeki etkisini olumsuzlayarak anmaktadır. Bilindiği gibi, Derida post-modern toplumsal araştırmaları çok derinden et­kilemiştir. Searl’e göre bunlar, göreselci olmaktan çok, “siyasal motivasyonlu öznelcilik” şeklinde anlaşılabilirdi. A. Bloom’da ise yapı-bozumculuk adlı okul, “felsefe adına doğruyu bulma olanağının yadsınması ve aklın yok edilmesinin öngörülebilen son aşamasıydı[31].

Büyük anlatıların gölgesi ortadan kalkınca, yakın dönemlerde de var olan kültürel “başkalık”lara ve geçmişin bastırılmış kimliklerine, kadınlar, siyahlar, LGBTİ’ler, Üçüncü dünya gibi günümüzün ‘öteki’ sesleri sıklıkla duyulmaya başlamıştır. Kapitalist sistemin çitleri içinde kalan bu yeni özgürlük mücadeleleri, kuşkusuz işçi sınıfının yeni bilinç ve deneyimler edinmesinin önünü açmıştır. Bu yeni ço­ğulcu siyasal alan bir yandan da sistem içine daraltılmış özgürlük alanlarını ge­nişletme gizilgücünü taşırken, diğer yandan kapitalist küreselleşmenin “kültürel başkalık”ları da meta düzenine eklemleyerek kapitalizmin dünyada ideolojik ve politik olarak güçlenmesine de vesile olmuştur. Başka sesler, deneyim ve öyküler, kısaca “küçük anlatılar”ın çoğalması, felsefede, bilginin geçmişte temellendirildi- ği, “büyük meta öykülere” kuşku ile yaklaşılmasına yol açmıştır.

Sınıfsal Sömürü Sabitliği ve Marksist Demokrasiye Eleştiri

Radikal demokrasi, Marksist kuramın politik boşluklar taşıdığından hareketle, Marksizmin demokrasi yorumunu yetersiz bulmakta ve yol ayrımını yukarıdaki gibi açıkça belirtmelerine karşın, bu yorumu geliştirme iddiasını taşımaktadır. Buna göre, Marksist kuramın politik boşluklar barındırması her şeyden önce sı­nıfsal sömürüye odaklanmasından kaynaklanmaktadır[32]. Bu görüşe göre, Mark­sist kuram “işçi sınıfı” gibi tamamen birleşmiş ve homojen bir fail fikrini bir yana bırakmak zorundadır[33]:

“Doyurucu olmayan “toplumsal hareketler” terimi, bir dizi oldukça farklı mücadeleyi bir araya toplamaktadır: Kentsel, ekolojik, otoriter rejim kar­şıtı, kurumsal yapı karşıtı, feminist, ırkçılık karşıtı, etnik, bölgesel mü­cadeleler ya da cinsel azınlıkların mücadeleleri. Bunların hepsinin ortak paydası, sınıf mücadelesi olarak düşünülen işçi mücadelelerinden farklı­lıkları olmaktadır. Bu işçi mücadelesi nosyonunun sorunlu doğasına takı­lıp kalmak anlamsızdır”.

Post Marksistlere göre, siyaset ancak, söylem düzeyinde eklemlenen, ancak bir­birini belirlemeyen yan yana duran kimlikler, farklar ve konumlar üzerinden üretilebilir.

Kapitalizmin Verili Gerçekliğini Kabul ve Sınıf Çatışmasının Yokluğu

Laclau ve Mouffe, sınıf çatışmasının sıradan bir antagonizma haline geldiği, bu çatışmanın yerini ise, değişik toplum kesimlerinin sivil toplum aracılığıyla yü­rüttükleri çatışmaların aldığını savunmaktadır. Kimlik siyaseti saplantısını bıra­kıp işçi sınıfının isteklerine yeniden kulak verme talepleri karşısında ise sosyalist hedeflerle işçi sınıfının çıkarları arasında mantıksal ve zorunlu bir ilişki bulun­madığını[34] ileri sürmektedirler.

Radikal demokrasi kuramlarının ortak paydası sınıf mücadelesinin artık mia­dını doldurduğu savıdır. Zira işçi sınıfı tanımı 20. yüzyılda önemini yitirmiş ve muğlaklaşmıştır. Bunun için ‘bir grup’un çıkarları ‘koca bir toplum’la özdeşleş­tirilemez. Sol düşünce içerisinde işçi sınıfına verilen ayrıcalıklı önem ve devletin rolünü genişletme çabası, solun demokrasi mücadelesi içerisinde bulunmasının önündeki engellerdir. Proletaryanın her türlü dar sınıf perspektifini terk ederek yeni radikal politikaya yönelmesi, sosyalist siyasi pratik açısından hayırlı ola- caktır[35]. İşçi sınıfının bileşimini durmadan tanımlamaya çalışmak beyhude bir çabadır. Önemli olan toplumsal antagonizmaların belirlenmesi yönünde çoğul­luğu analiz etmektir. İşçi mücadeleleri etiketi bir defa reddedildiğinde, toplumsal antagonizmaların çoğulluğu ve bunların demokratik sürecin derinleştirilmesin­de taşıdıkları paha biçilmez önem olanaklı hale gelecektir[36]. Radikal demokrasi­nin dayandığı Post Marksist düşüncede kapitalizmin aşılamaz olduğu görüşü egemendir ve kapitalizm eleştirisinin artık solun gündeminden düşmesi gerek­tiği savunulmaktadır. Dolayısıyla da mülkiyet ilişkileri, bu düşüncenin savunu­cularının yorumlarında belirleyici bir unsur olarak yer tutmamıştır. Laclau ve Mouffe’un savundukları radikal demokrasi tasarımı da toplumun yapılanmasın­da ekonominin karşısında siyasal momente ayrıcalık tanımaktadır.

Laclau ve Mouffe, ‘sınıf indirgemeciliğini’ reddettikten sonra heterojen özne ko­numları arasındaki kusursuz ilişkiyi ve söylemsel olarak üretilmiş özerk özne ko­numlarının sonu gelmez ve bitimsiz mücadelesini analizlerinin merkezine oturt- maktadırlar[37]. Siyaseti, maddi belirlenimden ve sınıftan bağımsız olarak düşünen radikal demokrasi projesi, kapitalizmin verili gerçekliğini kabul etmektedir.

Hegemonya Mücadelesine Dönüş ve Söylem

Laclau ve Mouffe’a göre[38], politikanın öznesi, hegemonik eklemlenme pratiği içinde olup konjontürel olarak bir araya gelen özne konumlarıdır. Yazarlar, ta­rihsel belirlemeciliği reddederek Gramsci’den aldıkları “hegemonya” kavramını, post yapısalcılık ve psikanalitik kurama başvurarak geliştirme çabası içerisine girmişlerdir. Ne var ki burada, Gramsci’nin hegemonik öznenin “sınıf’ olduğu yönündeki yaklaşımı terk edilerek, hegemonya kavramı, toplumsal yapılardan ve kurumlardan bağımsız bir varlık, dışarısı olmayan, kendi kendini kuran içine kapalı bir döngüsellik halinde yorumlanmıştır.

“Söylem” radikal demokrasi kuramlarının kilit kavramlarındandır. Söylem, yalnızca söz ve yazı değildir; aynı zamanda kelimelerle eylem arasındaki iliş­kiyi de kapsar. Laclau’ya göre hegemonya kavramı, toplumsal alanın bir söylem alanı olduğundan hareketle kurgulanmıştır. Hegemonya bir yandan farklılık diğer yandan eşdeğerlilik mantığına dayanır. Öznelerin kimlikleri dağılmakta, çoğullaşmaktadır. Post modern düşünce, öznelerin evrensel ortak kimliklerinin artık mümkün olmadığını savunur. Modern sonrası dönemde “evrensel”lik ar­tık mümkün değildir; böylece çok kültürlü mücadelelerinin temeline, tikelcilik yerleştirilmektedir. Tikel, ancak evrenselle ilişkisini sürekli açık tutarak, sürekli yeniden tanımlayarak kendini tümüyle gerçekleştirecektir44.

Kimlik Siyasetinin Bir Türü Olarak Sınıf Mücadelesi

Laclau ve Mouffe, Gramsci’nin; hegemonik öznelerin zorunlu olarak temel sınıf­lar düzleminde kurulduğu ve organik krizlerin oluşturduğu karışıklık dönemleri dışında, her toplumsal formasyonun kendisini tek bir hegemonik merkez çev­resinde yapılandırdığı savlarına itiraz etmektedirler45. Buna karşın, Gramsci’nin hegemonya teorisinde, tarihsel öznelerin çoğulluğuyla bağdaşan demokratik bir politika pratiğinin temelleri mevcuttur46. Laclau ve Mouffe’a göre, hegemonya olmadıkça, sosyalist pratik sadece işçi sınıfının talep ve çıkarları üzerine odakla­nabilir. Fakat demokratik bir kitle pratiğinin gerçekleşmesi ancak sınıf karakte­rinin terk edilmesiyle sağlanabilir. Demokratik görevlerin burjuvaya ait olduğu görüşü bir kenara bırakılmalıdır47. İşte sosyalizm ve demokrasinin bir araya gel­mesinin önündeki engel de budur. Demokratik bir toplum yaratmak için yok edilmesi gereken düşman liberal demokrasi değildir48. Özetle, politik özneler artık bir sınıf içinde konumlanmış özneler değildir. Laclau, 2izek’in “sınıf müca­delesi ve kimlik siyaseti ikiliği” eleştirisine, “Sınıf mücadelesi, kimlik siyasetinin yalnızca bir türüdür” şeklinde cevap vermiştir. Laclau’ya göre, sınıf mücadelesi yaşadığımız dünyada kimlik siyasetinin giderek daha önemsiz hale gelen bir tü­ründen başka bir şey değildir[39].

Solun Görevi Eşdeğerlik Zincirlerini Geliştirmektir

Radikal demokrasinin bu yorumuna göre, solun görevi, kendini demokratik devrime uyarlayarak farklı mücadeleler aracılığıyla eşdeğerlik zincirlerini ge­liştirmek olmalıdır. İşçilerin çıkarlarının, kadınların, göçmenlerin ya da diğer grupların çıkarlarına ters düşmemesi için eşdeğerlik kurulması şarttır. Sol, li­beral demokratik düşünceyi reddetmek yerine onu radikal ve çoğul bir biçimde derinleştirmek ve geliştirmek çabasında olmalıdır. Sorgulanması gereken şey, li­beralizmin kendisi değil, bireyin insani potansiyelini gerçekleştirme olanaklarını sağlayan bir liberalizm yaratmaktır. Bu noktada sola düşen görev, demokratik mücadeleyi devlete ve sivil topluma doğru genişletmeleridir. Farklılıkların ta­nınmasına dayalı post modernist kimlik politikası, farklı çıkar gruplarının siyasal karar alma süreçlerine dâhil olmasıyla çoğulcu bir liberal demokrasi tasavvuru­nu hayata geçirme uğraşısındadır. Radikal demokrasinin demokrasiye verdiği anlam, farklı kimliklerin çatışması olarak “antagonizmadır”[40]. Buna göre, fark­lı kimliklerin çatışması, özneler çoğulluğunun ortaya çıkmasına yol açacaktır. Kimlik politikası, aynı zamanda liberalizmin soyut vatandaş kavrayışına yönel­tilen bir eleştiridir. Çünkü söz konusu genişleme demokratik hakların uygulama alanının ve yurttaşlığın dar sınırlarının genişletilmesini gerektirecektir. Demok­ratik çözüm homojenlikte değil de çeşitli heterojen, belki uzlaşmaz, hatta son derece farklı kimliklerin çok sayıdaki mücadelesiyle ortaya çıkacaktır.

Demokrasi, Çelişkilerin ve Farklılık Taleplerinin Kurumsallaşmasıdır

Bu teze göre, demokratik yönetimin temeli uzlaşma değil çatışmadır. “Demokra­tik bir yönetim şeklinde çatışmalar ve karşılaşmalar, bir kusur işareti olmak şöyle dursun, demokrasinin canlı olduğuna ve çoğulluğu barındırdığına işaret eder.” Laclau ve Mouffe, çatışma ve bölünme olmaksızın çoğulcu demokratik siyasetin olanaksız olduğunu belirtmekte, Habermasçılardan farklarını da bu şekilde orta­ya koymaktadırlar[41]. Demokratik bir toplumun şartı, kamusal alanların çoğullu­ğudur. Radikal demokratik bir toplum, birbirinden özerk çeşitli kamusal alanla­rın bulunduğu, bireylerin kendi kimliklerini taşıyabildiği bir toplumdur. Bireysel haklar asla yalıtılmış olarak verilemez, belirli özne konumlarını belirleyen top­lumsal ilişkiler içerisinde şekillenebilir. Yeni politik alanların radikal olarak ço­ğalması için kamu ile özel arasındaki ayrımı ortadan kaldırmak gerekir. Sözü edilen demokrasinin özünde noksanlık ve geçicilik vardır. Fani, sınırlı ve tikel kimliklerin hiçbir zaman aralarındaki mesafeyi kapatamamaları, her zaman bir yerde alternatif grupların bulunması, demokrasiyi zenginleştirecek unsurlardır.

Mouffe, Demokratik Paradoks adlı eserinde[42] radikal demokrasi projelerini göz­den geçirerek sosyal demokrasiye yaklaştırmış; bunu da “post sosyal demokrasi” olarak ifade etmiştir. Katıksız piyasa ekonomisinin yerine çoğulcu bir ekonomi­nin ortaya çıkmasını sağlamak, toplumsal kimliğine bakılmaksızın yoksullara ve dışlanmışlara asgari gelir olanakları sağlama, çalışma süresinin düşürülmesi bu projelerin bazı somut önerileri arasındadır. Buna göre, sol radikal ve çoğulcu demokrasi açısından toplumsal ilişkilerin çokluğunu gözden kaçırmadan eşitlik ve özgürlük mücadelesini yaymalıdır.

Demokrasi ve Marx’ın Düşüncesinde Demokrasinin Devrimle İlişkisi

Radikal demokrasi kuramları içinde, Laclau ve Mouffe yorumunun karşısına ev­rensel sınıfı reddetmeden, sosyalist bir demokrasinin nasıl inşa edilebileceğinin teorik imkânlarını satır başları ile vermek ve radikal demokrasinin sınırlarına geçmek yararlı olacaktır.

Marx, ilk yazılarından itibaren doğrudan demokrasi idealine bağlanmıştır. Bu tür bir demokrasi hakkındaki ilk kavrayışı, temsil ilkesinin Rousseau’cu bir eleştiri­siyle devletin yok oluşu ile toplumun dayanışma halindeki türdeş çıkarlardan olu­şan bir organizma olarak varlığını sürdüreceği gerçek demokrasi görüşünü kap­samaktadır. Böylece yönetenler ile yönetilenler arasındaki bölünmenin ortadan kaybolmasıyla birlikte “genel çıkar”ın ‘siyasal alan’ olarak ayrılığı yok olacağı için devletin sivil toplumdan ayrılışının[43] sona ermesi mümkün olacaktır. Bu görüş Marx’ın, her delegeyi “her zaman kendi seçmenleri tarafından görevden alınabilir ve bu seçmenlerin talimatlarına bağlı olarak” görmesi bakımından hayranlık duy­duğu Paris Komünü hakkındaki yazılarında yeniden ortaya çıkmaktadır[44].

“Komün, kentin çeşitli ilçelerinden kamu oylamasıyla seçilen belediye meclisi üyelerinden bileşiyordu. Bu üyeler sorumluydular ve her an gö­revlerinden geri alınabiliyorlardı. Komün üyelerinin çoğu, doğal olarak işçilerden ya da işçi sınıfının ünlü temsilcilerinden oluşuyordu. Komünün parlamenter bir örgüt değil, aynı zamanda hem yürütmeci hem de yasa- macı etkin bir örgüt olması gerekiyordu.”

Lenin’e göre[45], Komün, sürekli orduyu ortadan kaldırma, istisnasız bütün me­murların seçilerek iş başına gelmesi ve her an memuru işten geri alabilme ola­nağının yaratılabilmesi ile “yalnızca” daha tam bir demokrasi kurarak, yıkılmış devlet makinesini değiştirmişe benziyordu.

Marx’ın düşüncesinde demokratik toplumsal devrim ile siyasal devrim arasında özgül bir sentez oluşturma çabası görülmektedir. Böylece devlet, demokrasi ve devrim kavramları siyasal bir içerikle karşımıza çıkıyor. Bu düşüncede ‘siyasal’ olan ile ‘siyasal olmayan’, örneğin ekonomik olan ya da toplumsal olan arasın­da ciddi bir geçişkenlik vardır. Marx’ta demokrasi sorunu devlet ve devrim gibi siyasi kavramlarla birlikte ele alınması gerektiği gibi, asıl olarak Marx’ın ekono­mik/sosyal olanı kavrayışı içinden geçerek de değerlendirilmesi gerekir[46].

Marx, komünizmi bir “gerçek demokrasi” olarak kurgulamaktadır. Komünizm gibi demokrasi de sınıflı toplumu kuran ve burjuva toplumda en üst noktasına va­ran ikili ayrımların aşılması anlamına gelmektedir. Aşılması gereken ayrımlar, in- san-doğa, devlet-sivil toplum, özel-kamusal alan, insan-yurttaş, tekil çıkar-genel çıkar olarak belirtilebilir. Bunlar Marx’ın yabancılaşma adı altında topladığı ve gi­derek yabancılaşmış emek sorununa bağladığı şeylerin tümüne işaret etmektedir.

Marx’a göre işçi sınıfının kurtuluşu, bu evrensel sınıfın kendi eseri olacaktır. Marx ve Engels’in öne çıkardığı şey, işçi sınıfının öz örgütlenmesi, öz bilinçliliği ve devrimci sürece geniş kitlesel katılımın zorunluluğu olmuştur. Paris Komünü ile ilgili analizlerini netleştirerek devrimi, proletaryanın köylülük ve küçük bur­juva gibi kesimlere de önderlik edeceği tarzda daha da büyük kitlesel bir süreç olarak görmüş olmasıdır. Blanquiciler, işçi sınıfının henüz iktidarı almak için hazır olmadığını, üstelik devrimden uzun bir süre sonra da hazır olmayacağını, dolayısıyla devrimci bir diktatörlük içinde bir çekirdek kadro tarafından eğitil­mesi gerektiğini varsayarlarken, Marx’ta tam tersi bir vurgu öne çıkmıştır: İşçi sınıfı, mevcut demokrasi içindeki formlar yoluyla kendini eğitebilir. Açıktır ki Marx için eğitim, öz örgütlenme ve bilinçlenme anlamına gelmektedir. Burada burjuva demokrasisinin içinden, onun aştığı formlar yoluyla (genel oy, seçimler, partiler, sendikalar ile proletarya siyaseti) kendi kendini eğitme ve bilinç kazan­dırma meselesi özel olarak öne çıkarılmıştır. Marx’ın, burjuva demokratik bi­çimler ile proleter siyaset arasında bu tür bir iç içelik görmesinin nedeni, mevcut demokrasinin burjuva olmanın ötesinde bir anlam taşıdığını görüyor olmasıdır. Yani tarihsel olarak demokrasinin taşıdığı anlam fazlasını ve bunun yarattığı ‘ka­rarsızlığı’ görmüş olmasıdır[47]. Marx’ın, proletaryanın kendi kendini eğitmesi ve bilinç durumuyla ilgili aşağıdaki sözleri, nesnel gelişmeler ve öznelliğin yan yana yol alışını açıklamaktadır[48]:

“İnsanların koşulların ve eğitimin ürünü oldukları, dolayısıyla değişik in­sanların başka koşulların ve farklı eğitimin ürünü olduklarını biçimindeki materyalist öğreti, koşulların insanların kendileri tarafından değiştirildi­ğini ve eğiticinin kendisinin de eğitilmesi gerektiğini unutur. Koşulların değişmesi ile insanın faaliyetinin değişmesinin örtüşmesi ancak devrimci pratik biçiminde kavranıp ussal olarak anlaşılabilir.

Lenin, “bir liberalin genel olarak “demokrasi”den söz etmesinin doğal olduğunu; ama bir Marksistin hiçbir zaman ‘hangi sınıf için’ diye sormayı unutmayacağını” ifade etmektedir. İçinde bulunduğumuz yüzyılda da bütün Leninistler ile Troç- kistler arasındaki demokrasi konusundaki görüşler, ciddi tartışmalara neden ol­maktadır: Bunlar; ayaklanmacı bir geçiş siyaseti, burjuva devlet biçimleri arasında­ki farklara karşı duyarsızlık ve burjuva demokratik örgütlerin sosyalist toplumda askıya alınmasının sosyalist proje ile uyumlu olmadığı yolundaki görüşlerdir. Embriyon halinde de olsa, Gramsci’den esinlenen almaşık bir Marksist gelenek, burjuva demokrasisi içinde halk güçlerinin siyasal hareketliliği ve hegemonik kül­türe göre karşı bir kültürün olgunlaşmasının mümkün olacağını ileri sürmektedir. Bu tür bir görüş, diğerlerinden farklı olarak, demokratik oydaşlaşma ve bunun sosyalizm için nasıl kazanıma dönüşeceği sorunuyla hesaplaşmaya başlamaktadır. Marksizm ve Leninizme karşı bazı düşünce okulları (Örneğin Avusturya Marksist Düşüncesinde) bu sorunu eleştirel bir biçimde tartışmışlardır. Daha yakın tarih­lerde Doğu Avrupa’da pek çok düşünür, “gerçekten var olan sosyalizmin” nasıl de­mokratikleşebileceği (ya da böyle bir şeyin mümkün olup olmayacağı) sorunuyla uğraşmış; ancak bu tür sesler 1980’lerin sonuna dek pek duyulmamıştır[49].

Reel sosyalizmde ise, merkezi planlama ve yönetim ile demokratik taban inisiya­tifi arasında denge kurmak mümkün olmamıştır. Bu dönemde en sık tartışılan kavramlardan birisi “demokratik merkeziyetçilik” olmuş; bu döneme yönelik genel eleştiri, “merkeziyetçiliğe aşırı vurgu ve demokrasiye yetersiz yaklaşım” olarak yapılmıştır. Bunun için, Holz’e göre[50] uzun bir politik deneyim oluşturma sürecine gereksinme vardı; çeşitlilik içinde belirli bir teorik homojenlik içeren gelişkin bir halk eğitimi bu sürece eşlik etmeliydi. Ayrıca toplumsal zenginliğin paylaşımında büyük eşitsizliklerin ortadan kaldırılması ve (geniş topraklara ve etnik çeşitliliğe sahip devletlerde) farklı türden bölgesel koşullara ilişkin bilgi ve tüm halkın bu farklılıklara saygı göstermesi gerekmekteydi. Sosyalist bir demok­raside olması gereken bu koşulları sağlamak mümkün olmamıştır; sosyalizmin kuruluşunun ilk yıllarına sert sınıf mücadeleleri eşlik etmiştir.

  1. yüzyılın sonlarında reel sosyalizmin çöküşünün ardından sosyalist toplumun çelişkilerini ve bu çelişkileri aşmaya yönelik çalışmalardan birini Sayın[51] Sosyalist Demokrasi adlı kitabında ortaya koymuştur. Sayın’a göre, Gorbaçov, toplumda gelişmiş olan değişim arzusundan destek almanın tek yolunun denetimli açık­lık politikasından geçtiğine inanarak Glasnost’u ilan etmiştir. Denetimli açık­lık politikası, dönüşüm yanlılarını toplumdaki en önemli güç haline getirmiştir. Ancak bu politikanın gerçek bir örgütlenme özgürlüğüne karşılık gelmiyor ol­ması, sosyalizm doğrultusunda geliştirici güçlerin ortaya çıkmasını engellemiş­tir. Uzun yıllar boyunca politik hiçbir uğraş içinde olmamış kitlelerin derinlikli bir inisiyatif geliştirmeleri mümkün olmamıştır. Üstelik işçi sınıfından gelen her girişim Gorbaçov ve çevresinin karşı çıkışıyla yüz yüze gelmiştir. Bu durum di­namizmin politik öncülüğünü en sağ kesimlerin ele geçirmesine yol açmıştır. Muhafazakârların başarısız darbe girişimi ise tüm inisiyatifin kapitalizm yanlıla­rının eline geçmesine neden olmuştur.

Türkiye soluna gelince, kendine özgü tarihinde “demokrasi” kavramı, genellik­le “burjuva demokrasisi” şeklinde pejoratif bir anlamda kullanılmıştır. İktidara odaklanan bakış, “gerçek demokrasi”nin sosyalist devrimden sonraya ertelenen bir görev olarak değerlendirilmesine neden olmuştur. Oysa insanın özneleşmesi- ne engel olan kapitalizm, partiyarka ve paternalizm, “şimdi ve burada” mücadele edilmesi gereken sistematik güçlerdir.

Sosyalizm, emek sömürüsünü reddederken, aslında egemen güçler karşısında insanın nesne konumuna indirgenmesini engelleme görevini yerine getirmeli­dir. Böylece insanın özne konumuna yükselmesinin önüne dikilen engelleri or­tadan kaldırabilmiş olacaktır. “İnsanın insanı sömürmesi ancak onun bir şey/ nesne indirgenmesiyle mümkün olabildiğine göre, insanın insanı sömürmediği bir dünya da insanın özneleşmesinin engellenmediği/nesneliğe hapsedilmediği bir dünya olmak zorundadır”[52].

Ne var ki günümüzde demokrasi kavramı, atomize bireylerin ceplerindeki para kadar tüketebildikleri ve belli sürelerle sandığa gidip temsilcilerini seçtikleri ve burjuva demokratik kurumların işleyiş mekanizmalarına bir hayli yabancılaştık­ları, halk olarak ne iradelerini bildikleri ne de halk iradesinin tecelli etmesinin olanaklı olduğu bir süreci anlatır niteliktedir. Bugün Türkiye’de liberal demok­rasinin krizi oldukça derinleşmiştir.

Kuşkusuz, somut koşulların somut çözümlemeleri yoluyla işçi sınıfının çok çe­şitli türden çelişkilerini siyasallaştıran demokrasi kuramının zenginleştirilmesi­ne ihtiyaç vardır. Ne var ki bunun yolu post Marksistlerin ifade ettiği gibi işçi sınıfının reddiyesinde değil, toplumsal ve siyasal alanın tüm çelişkilerini gören bir perspektiften toplumsal devrim ile siyasal devrimlerin iç içe geçirilerek ko­müncü ufka bağlanmasında izlenecek program, strateji ve taktiklerin ortaya kon- masındadır.

Radikal Demokrasinin Sınırları

Alain Badiou, Komünist Hipotez adlı kitabında[53] sosyalistlerin, sosyal demok­ratların ya da tikelci demokratların yaşadığı çelişkiyi aşağıdaki biçimde sorgula­maktadır:

“Özgürlüğün, insan haklarının, demokrasinin, Batı’nın ve Batılı değerle­rin o büyük ideolojik aygıtının enkazı altında ne kaldı? Her şey basit bir olumsuz cümleden, gün gibi aşikâr şu mütevazı belirlemeden ibadet: Ko­münizm İdeasının aldığı yegâne somut biçim olan sosyalizmler 20. Yüz­yılda tamamen başarısızlığa uğradılar. Eşitsizlikçi kapitalist dogmalara geri döndüler. İdeanın bu başarısızlığı bizleri tek seçenek olarak kapitalist üretim düzeni ve parlamenter sistem ile baş başa bıraktı; istesek de iste­mesek de razı olmak zorundaydık. İşte bu nedenledir ki bankalara el koy­mak yerine onları kurtarmalıyız, zenginlere milyarlar verip yoksullara hiç vermemeli, yabancı işçilere karşı milliyetçilik bayrağını mümkün mertebe yükseltmeli, sözün kısası güçlülerin ayakta kalmasını garantilemek için sefaletin her türlüsünü yerinden yönetmeliyiz”.

Badiou’nun bu sorgulamasını destekler biçimde, sosyalistlerin çoğu, Wood’a göre de[54] uzun zaman önce kapitalizmin çöküşüne dair izleri takip etmeyi bırakmıştır. Sosyalistler ticari dalgalanmalar, düzenli krizlerle artarken, sistemin esnekliğine ve yeni genişleme kanalları bulma kapasitesine adeta alışmışlardır. İleri kapitalist ekonomilerdeki uzayan krizler, egemen görüşü temsil eden iktisatçılarca bile “ya­pısal” olarak tanımlanmaktadır. Gerçekte bunlar nihai bir çöküşün işareti olmaya­bilir; ama bu krizler, söz konusu ekonomilerin öngörülebilir gelecekte kendi halk­larının hayatlarını ve çalışma şartlarını ciddi biçimde güçleştireceklerdir. Yine de, kapitalizmin mevcut durumu üzerine yeterince feryat olsa da (üstelik sadece sol­dan değil), bunun anlamının, kuram ve uygulamada açıklanması gerekmektedir.

Radikal demokratlar da bazı sosyalistler gibi, kapitalizmin böylesi yapısal sorun­larını görmezden mi gelmektedirler? Bunu anlamak için radikal demokratların dünyayı anlamlandırmaları ve dönüştürmeleri için ortaya attıkları taktik ve stra­tejilere biraz daha yakından bakalım.

Bir toplum kuramı öneren bir hipotezin, duruk (statik) yönleriyle, yükseldiği ekonomik temel, (kapitalist, sosyalist ya da bir başkası), bu ekonomik temel üze­rinde yükselen siyasal alan, yani devlet, sivil toplum, toplumsal insan doğası ve doğaya dair önermelerini gözden geçirmek gerekir. Öte yandan dinamik yönle­riyle önerilen toplum kuramı ve pratiğinin dönüştürücü politik özneleri ve itici güçler açısından da irdelenmesi önemlidir. Tarihin itici gücü ya da tarihin teker­leklerini ilerleten gücün ne olduğu sorusu dünyayı ve toplumları anlama, anlam­landırma ve bu itici güce dayanarak dönüştürme açısından toplum kuramının en önemli sorularından biridir.

Sivil Toplumda Emeğin Toplumsal Doğası:

Emekçiyim, Aynı Zamanda “kültürel Başka”lıklarım var!

Locke ve Rousseau gibi yazarlar “sivil toplum” terimini “doğal toplum” ya da doğa durumundan farklı olarak sivil hükümeti tanımlamak için kullanmaktadır­lar. Oysa bu kavramın Marksist kullanımı Hegel’den kaynaklanmaktadır. Hegel, ekonomi alanında rekabete girmek için aile birliğini terk eden bireylerin dünyası olarak tanımladığı sivil ya da burjuva toplumu, devlet ya da politik toplumun karşıtı olarak koyar. Sivil toplum, kendini yıkma potansiyeli taşıyan kısmi gerek­sinmelerin, özçıkarların ve parçalanmışlığın alanıdır. Sivil toplumun genel top­lumun iyiliğine yol açacak bir ussallığı doğuştan barındırdığı konusunda Locke, Rousseau ve Adam Smith’le aynı görüşü paylaşmayan Hegel’e göre evrensel çı­kar yalnızca devlet aracılığıyla hüküm sürebilir[55].

Marx, Hegel’in sivil toplum ile politik toplumun birbirinden ayrılmasını bir çeliş­ki olarak görmesinin Hegel’in derinliğini gösterdiğini kabul eder[56]. Marx’a göre, eski tortul sistemin parçalanmasıyla, bireyin aşırı önem kazandığı sivil toplum ortaya çıkmıştır. Barındırdığı mülkiyet ilişkileriyle sivil toplumun bu bölünmüş ve çatışmaya dayalı doğası, bu çatışmaları yansıtmayan, çatışmadan uzak ve ayrı duran bir politika türünü zorunlu kılar. Toplumun bu nitelikleri modern devleti zorunlu kılar.

Gramsci’nin sivil toplum terimi, ekonomi dahil, özel ve devlet dışı alana gönder­mede bulunmaya devam etmesine karşın, önerdiği sivil toplum kavramsallaştır- ması Marx’ta olandan farklıdır. Sivil toplum yalnızca bireysel ihtiyaçların değil, özgürlük ve kendini düzenleme potansiyeli barındıran örgütlenmelerin alanıdır. Gramsci, hegemonyanın ve kendiliğinden ortaya çıkan rızanın örgütlendiği ge­nel olarak “özel” denen oluşumların bütünü olarak sivil toplumun karmaşık ör­gütlenme şeklinin altını çizer[57]. Gramsci’ye göre, egemen sınıfın hegemonyası, zora dayanan devlet aygıtlarınca güçlendirilir. Dar bir biçimde hükümet olarak tanımlanan devlet, sivil toplumda örgütlenmiş hegemonya tarafından korunur. Son kertede Gramsci, aslında devletin sönmesini, sivil toplumun kendi kendini yönetme niteliklerinin tam olarak gelişmesi bağlamında yeniden tanımlamıştır.

Modern anlamıyla sivil toplum, ayrı bir insan ilişkileri ve faaliyetleri alanını tem­sil etmektedir. Sivil toplum, devletten farklılaştırılmış, ama ne sadece kamusal, ne de özel bir alandır. Ya da belki aynı anda her ikisidir de. Sivil toplum sadece hanenin özel alanı ile devletin kamusal alanından ayrı bir dizi toplumsal etki­leşimi kapsamakla kalmaktadır. Daha da belirgin olarak, özel iktisadi ilişkileri, piyasayı, üretim, dağıtım ve değiş tokuş ağını kapsayan ayrı bir toplumsal faaliyet alanıdır[58].

Laclau’a göre, sivil toplum, içinde çeşitlik/farklılıkların olduğu, bir büyük top­lumsal alandır. Bu farklılıkların çeşitliliğine bağlı olarak, hiç bir politik özne bütün bir toplumsala denk düşemez. Yazarlara göre, günümüzde Marksizmi geçersiz kılan tam da budur. Sivil toplumun içindeki evrensel sınıfın (proletar­ya) orta sınıflar ve köylülüğü de içinde barındıracak biçimde genişlemesi, sosyal yapının artarak homojenleşmesi anlamına gelmekteydi. Söz konusu evrenselleş­me ise farklılıkların tümden yok oluşuna karşılık gelecektir. Sivil toplumun çok parçalı yapısı, hiç bitmeyen hegemonik mücadeleleri getirir. Laclau’a göre, ister sol ister sağ olsun, siyaset temel meselesini, sosyal yapının homojenleştirilmesi doğrultusunda değil, aksine, farklılıkların eklemlenmesi doğrultusunda kurgu- lamalıdır. Bu da siyasi temsil meselesini her zamankinden daha merkezi kılmış­tır. Laclau, sivil toplum kavramsallaştırmasında, Hegel’den ayrışmış, Marx ve Gramsci’nin evrensel sınıf tahayyülü yerine tikel farklılıkları koymuştur. Bunlar arasındaki antagonizmaları da siyasal mücadele olarak değerlendirmiştir. Aşağı­da Laclau’dan yapılan alıntı, toplumsal alan ve siyasal alan kavramsallaştırmasını Hegel ve Marx’la karşılaştırarak ortaya koymuştur[59]:

Bilindiği üzere, Marksizm öncesinde, Hegelci felsefe “tikelliklerin” ala­nı olan sivil toplumla “evrenseli” kendisinde temsil eden devlet arasın­da katı bir çizgi çekmişti. Hegel için, devlet aygıtının işleticisi bürokrasi, evrensel sınıfı oluşturuyordu. Marksizmse tam da bu noktayı eleştirecek ve devletin egemen sınıfın elinde bir araç olduğunu, dolayısıyla da tikel­lik alanına ait olduğunu iddia edecekti. Marx için evrensel sınıf, ancak sivil toplum alanında ortaya çıkabilirdi. Yani, toplumun evrenselleştiril­mesi sivil toplumda ortaya çıkan proletarya tarafından gerçekleştirilebilir­di. Kısacası, Marx’a göre ihtiyacımız olan şey somut bir evrensellikti. Bu fikrin iki imâsı vardı. Birincisi, proletarya evrensel bir sınıf olacaksa, bu ancak sosyal yapının artarak homojenleşmesi ile mümkündü: Orta sınıf­lar ve köylülük proleterleşecek; nüfusun büyük çoğunluğunu proletarya oluşturacaktı. Yani, söz konusu olan evrenselleşme, farklılıkların kökten bir şekilde yok oluşuydu. İkincisi, yukarıda belirtildiği üzere, evrensellik sivil toplum kertesinde gerçekleşeceği için, siyasal kerteyi oluşturan dev­let sönümlendirilecekti. Tam da bu iki öge, klasik Marksizmi günümüzde geçersiz kılmaktadır. İlkin, günümüzde ister sol ister sağ olsun, siyasetin temel meselesi sosyal yapının homojenleştirilmesi değil, aksine, farklılık­ların eklemlenmesidir. Bu yüzden, çağdaş toplumların heterojen niteliği Marksizmin günümüzdeki temel sorunudur: Toplumsal homojenleşme beklentisinin gerçekleşmediği bir durumda sosyalist politika nasıl yapı­lacaktır? İkincisi, farklılıkların artan çeşitlenişine bağlı olarak, aktörlerin hiçbiri tek başına bütün bir toplumsala denk düşemez durumdadır. Bu da, siyasî temsil meselesini her zamankinden daha merkezî kılmıştır. Do­layısıyla, post-Marksizme geçiş, hem toplumsal türdeşleşmeye hem siyasî temsile dair klasik varsayımların terk edilmesi demektir.

Marx’ın sivil toplumda iktisadi alanı öngörerek vurguladığı işçi sınıfını, Laclau, siyasal/sivil alana taşımıştır. Bu yaklaşımın, işçi hareketi ve sosyalist hareketin siyasal alanda etkinleşmesi ile ilişkisi yoktur. Laclau ve Mouffe, işçi sınıfının, mülkiyet ilişkileri zemininde “emek gücünden başka satacak hiçbir şeyi olmayan mülksüzlere dönüşmesini, dolayısıyla bu açıdan homojenleşmesini ve bu yolla siyasal alana akışını, diğer ezilme biçimlerini “görmezden gelme” durumu olarak mutlaklaştırmıştır. Bu homojenleşmenin işçi sınıfının, kadın/erkek, siyah, beyaz, Fransız, Kürt, Türk, Müslüman, Hıristiyan, Yahudi, farklı cinsel yönelimler gibi farklılıklarını ve eklemlenme olanaklarını ortadan kaldıracağını iddia etmiştir. Bu farklılıklar reel sosyalizmin çöküşünden önce de var idi ve bugün de vardır­lar; sınıf mücadelesinin anti-kapitalist nitelikler taşıyan bu mücadelelerle birlikte yol almasının önünde hiçbir engel bulunmamaktadır. Burjuva demokrasisinde evrensel sınıf olan proletaryanın ve sosyalist hareketin, tüm farklılıklarıyla emek­çilerin ve ezilenlerin siyasi temsilini üzerine almasının sorunlu hiç bir tarafı yok­tur. Karar verilmesi gereken şey, sol enerji ve dinamizmin ağırlıklı olarak hangi tarafa akacağı, işçi sınıfı mücadelesine mi kimlik mücadelelerine mi yöneltile­ceğidir. Bunu belirleyen de somut koşulların somut tahlilidir. Sınıf mücadelesi, işçiler ve tüm ezilenlerin yaşadığı tüm çelişkilere duyarlı bir mücadele olmalı ve işçilerin ve ezilenlerin ortaklaşa mücadelesini büyütmelidir.

Bu vurgu bir başka açıdan şöyle de ifade edilebilir. Sosyalizm mücadelesi, sadece kapitalistlerin egemenliğine değil, egemenliğin her türlüsüne karşı çıkar. Burada vurgulanmak istenen sosyalizmin emek-sermaye çelişkisini ikinci plana atabi­leceği değildir. Hatta yerine göre görmezden de gelebileceği değil, tam tersine, emek-sermaye çelişkisinin dışında ortaya çıkan emek sömürülerini/egemenlik ilişkilerini de teşhis edip bunların da karşısına dikilmesidir. Bunu yapmaması durumunda sosyalizm, kendi kendisini kısmi ve kısımcı bir sınıf ideolojisi ko­numuna indirgeyip evrenseli kuşatamaz hale gelir ve emek-sermaye çelişkisini çözmek adına, pek ala başka çelişkilerin/emek sömürülerinin yaratıcısı ve/veya kamuflajı durumuna düşebilir [60].

Demokrasi Yalnızca Siyasi Bir Kategori Değil,

Aynı Zamanda İktisadi Bir Kategoridir

Post modern kuramların bize anlattığı, Wood’un tanımladığı gerçekliktir: Post- modern dünya, parçalardan ve farklılıklardan oluşmaktadır. Kapitalizmin sis­temsel birliği, “nesnel yapıları” ve bütünleştirici zorlamaları yerini, radikal de­mokraside birçok toplumsal gerçekliğin bir kolajına, dolambaçlı bir yapım ile tekrar düzenlenebilecek kadar çeşitlilik içeren ve çoğulcu, esnek bir yapıya bırak­mıştır. Geleneksel kapitalist ekonomi, her parçanın, bağımsızlaşma mücadelesi için bir alan açtığı, post-Fordist bir parçalanmışlıkla yer değiştirmiş bulunuyor. Kapitalizmi oluşturan sınıf ilişkileri, başka birçok kimliğin yanında sadece bir “kimliği” temsil etmektedir[61]. Üstelik, bu kimlik tarihsel önemi açısından “ayrı­calıklı” değildir.

Laclau ve Mouffe’nin analizi, anti-kapitalist, diğer bir deyişle bu sistemle karşıt­lık ilişkisi içinde değildir. Önermelerinde kapitalizm bir bütünlük olarak görül­memektedir; odaklanılan husus, bu kapitalist bütünlük ve bunun neden olduğu ilişkilerden bağımsız olarak çeşitlilik içeren parçalı yapıların varlığı karşısında solun kendini nasıl yenileyeceğidir.

Kapitalist pazarın siyasal alandaki yansımalarını gözden kaçıran Laclau ve Mouf- fe, kapitalist pazarın hem siyasi hem de iktisadi bir alan; sadece özgürlük ve seçim değil, aynı zamanda egemenlik ve baskı alanı olduğunun üstünde durmamıştır. Oysa demokrasi yalnızca siyasi bir kategori olarak değil, iktisadi bir kategori ola­rak da yeniden düşünülmelidir. İstenen, daha adil bir dağılımın olduğu “iktisadi demokrasi değildir; demokrasinin, ekonominin düzenleyicisi, ekonominin işle­yişinin temel mekanizması olması gerektiği bir toplumdur[62].

Toplumun ve tarihsel değişmenin indirgemeci olmayan ve özcülük karşıtı (tarih­sel) açıklamasını yapmak isteyen Laclau ve Mouffe, Gramsci’nin hegemonya kav­ramına, post-yapısalcılığa ve psikanalitik kurama başvurmuşlardır. Gramsci’yi yanlış anladıkları iddiası dikkate alındığında, dünyayı kalan iki teorik temelden anlamaya çalıştıklarını iddia etmek mümkündür.

Laclau ve Mouffe’nin özcülük karşıtı söylemi, onları siyasete, topluma, toplumsal düzene ve insan doğasına dair varsayımlarında bir tür temele, öze dayandırmak­tan kurtaramamaktadır. Örneğin kapitalizm, söylem öncesi bir olgu ve veridir. Kapitalizmin varlığı, tarihin normali olarak doğallaştırılmakta, tarih aşırı biçimde mutlaklaştırılmaktadır. Dolayısıyla kapitalizm bir tür kader haline gelmektedir[63].

Laclau ve Mouffe, siyasal olanın toplumsaldan üstünlüğünü savunan post- yapısalcı bir söylem, hegemonya ve antagonizma teorisi geliştiren post Mark­sizm, söylem-içi çatışmayı, mücadeleyi ve tarihi yönlendiren asli ilke haline ge­tirmektedir. Söylem kavramı toplumsal gerçekliğe eşdeğer görülür[64]. Toplumsal gerçekliğin dil içinde bu şekilde eritilmesinin içerdiği yanlışları, bu yaklaşımın kısırlığı ve nihilizmi, Peter Anderson güçlü bir biçimde ortaya koymuştur[65].

“Bizim bakış açımızdan önemli olan şey, bu yaklaşımın toplumsal siyasal güçlerin söylemde oluşturulduğunu, toplumsal ilişkilere pek az dayandı­ğını varsayan bir siyasal stratejiye nasıl bağlandığıdır.”

Sömürü ve Mülkiyet İlişkileri İnsan Yaşamını Koşullayan Temel Çelişkidir: Ekonominin Yerine Siyasal Geçirilemez; İkisi Birlikte Yürür

Radikal demokratların her şeyin siyasal mücadelelerle, kolaylıkla istenilen biçi­me sokulabileceğini ileri sürmelerine rağmen, alternatif olarak önerdikleri top­lumsal tasarımlarında mülkiyet ilişkilerinin dönüştürülmesine ilişkin bir öner­meleri yoktur. Bu konuda sessiz kalmayı tercih etmektedirler. Kaldı ki kapitalist toplumlarda emek gücünün meta karakterini reddettikten sonra ellerinde sömü­rü ilişkilerine dair bir şey kalmamıştır. Önerdikleri proje, liberal demokrasilerin içinde kalarak bu demokrasileri radikalleştirmek ve derinleştirmektir. Amacı ik­tidar ilişkilerini ortadan kaldırmak olmayan radikal demokrasi kuramları açıkça kapitalist sisteme bir alternatif oluşturmak projesinden vazgeçmektedir[66].

Tarihin İleriye Doğru Hareketinin Taşıyıcıları, Her Yerde İşçiler, Emekçiler, Kadınlar, Dışlananlar, İşsizler ve Gençlerdir

Tüm radikal demokrasi kuramlarının ortak bir önermesi vardır: İşçi sınıfı sosya­lizm mücadelesinde hiçbir ayrıcalıklı özne konumuna sahip değildir. Siyaseten bu­nun anlamı, sınıfın politikadan koparılmasıdır. Laclau ve Mouffe’ye göre, işçi sınıfı Marx’ın umduğu gibi devrimci bir hareket yaratmamıştır. Yani sınıfın ekonomik durumu, bu duruma karşılık geleceği düşünülen siyasi bir güce yol açmamıştır. Yazarlara göre, sınıf ile politika arasındaki her ilişki rastlantısaldır. Başka bir de­yişle ideoloji ve politika, ekonomik olandan (sınıfsal ilişkilerden) özerktir; siyasal terimlere tercüme edilebilecek “ekonomik sınıf çıkarları diye bir şey yoktur[67].

Laclau ve Mouffe’nin özneye dair kavrayışları sorunludur. Özne konusunda mutlak iradeci bir tutum alırlar. Sınıfın ayrıcalıklı konumunu reddettikten ve ‘sınıf özcülüğü’nden koptuktan sonra, heterojen özne konumları (halk, etnik kimlikler, inançlar, cinsiyet ve cinsel yönelimler vb) arasında bir kurgu olarak kusursuz bir eklemlenme kurarlar. Eşdeğerliğe dayalı eklemlenmenin önündeki engeller konusunda tartışma yapmazlar. (Ayrıca egemen eklemlenmeler karşı­sında da söz kurmamaktadırlar. Örneğin Türkiye’de AKP iyi bir örnektir, NK). Sınıf mücadelesi yerine önerilen demokratik mücadeleler arasında eşdeğerlik yaratmak önerisi, tarihi bütünüyle yapılardan yoksun, tüm sonuçların eşit dere­cede olası olduğunu düşünen, belirlenimi bütünüyle dışlayan mutlak iradecilik halini almaktadır. Söylemsel olarak üretilmiş özerk özne konumlarının tabiyet ilişkilerine karşı sonu gelmez bir/bitimsiz mücadelesidir artık söz konusu olan[68].

“Özcülük karşıtlığı adına, fark kutsanır, bütünlük fikri yadsınır ve tikel olgular yalıtılıp mikro bütünlere dönüştürülür. Böylece fark(lılık) tarihi özneye önsel sabit, ebedi ögesi ve toplumun temel ilkesi durumuna gelir. Toplumsal ilişkiler, bireyler arasında olumsal ilişkilere, tarih, öznesiz rast­lantısal olaylara indirgenir.”

Laclau ve Mouffe’a göre, işçi sınıfı ile sosyalizm arasında hiçbir zorunlu ya da ay­rıcalıklı ilişki bulunmamaktadır. Bu görüşe göre, işçi sınıfının sosyalizmde hiçbir “temel çıkarı” bulunmamaktadır. Her gün kapitalizmin tapınaklarına yüzlerce işçi kurban edilirken, işçilerin harekete geçirilmesi ve ideolojik ve siyasal düzlem­de örgütlenmeleri sadece olasılıklardan biridir. Buna karşın sınıfsal bağlantıları ya da aralarındaki karşıtlıklar ne olursa olsun, tamamen ideolojik bağlarla birbi­rine bağlanabilen ve harekete geçirilebilen çeşitli “halk unsurlarından kurulmuş bir siyasal güç, ideolojik ve siyasal düzlemlerde oluşturulup örgütlenebilir[69].

Radikal demokrasi kuramcılarının işçi sınıfının yerine ikâme ettikleri yeni top­lumsal hareketlerin önemli bir kısmı, kapitalizme alternatif bir tahayyül peşin­den gitmemektedir. Sosyalizm kapitalizmin antitezi olduğuna göre, sosyalizmin yerine geçirilen “kimlik” ya da “farklılık” gibi kategorilerle ifade edilen sivil top­lum, kapitalizme teslim olmaktan başka anlam taşımamaktadır.

Laclau ve Mouffe’un tipik öznesi, hayli genişçe tasarlanmış gevşek bir ortakla- şımdır; özerk bir ideolojiden, kökenleri belirsiz bir ideolojiden kaynaklanması dışında ayırt edilebilir, hiçbir kimliği olmayan bir halk ittifakıdır[70]. Bu ittifakın karşısına egemenlerin söylem yoluyla buluşturduğu bir “halk ittifakı”nın çıkarıl­ması da sadece bir olasılık değil; güçlü bir olasılıktır. Örneğin Türkiye’de 2014 yerel seçimlerinde ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde AKP; CHP-MHP-Diğerleri ve HDP olmak üzere üç farklı toplumsal koalisyon ortaya çıkmıştır.

2023 vizyonunda, radikal demokrasi kuramları arasında geçen, muhafazakâr demokrat/katılımcı demokrasi fikrini benimseyen AKP, muhafazakâr, liberal, demokrat, sol, sosyalist pek çok kesimin taleplerini eklemleyerek, çok geniş bir “halk” tabanına sahip olmuştur. Ne var ki bu koalisyonda halk değil, egemenlerin çıkarları belirleyici olmuştur. AKP, kapitalist sömürü makinesi ve devletin ide­olojik ve zor aygıtları yoluyla seçimleri kazanmıştır. AKP’nin diğerlerine göre, iktidar olmanın avantajları ile yürüttüğü hegemonik mücadele, seçim sonuçları itibariyle başarılı görülmektedir.

Radikal demokrasi fikrini benimsediğini sıklıkla belirten HDP, halk ittifakına söylem ve eylem olarak en yakın politik öznedir ve radikal demokrasi fikrine uygun biçimde sınıfa ayrıcalıklı bir konum verilmemektedir; sınıfla heterojen özne konumları (halk, etnik kimlikler, inançlar, cinsiyet ve cinsel yönelimler vb) arasında kurgu olarak bir eklemlenme kurmaktadır. En güçlü bileşen olan Kürt hareketi, diğerlerinin temsilini üzerine almış görünmektedir. Oysa Laclau ve

Mouffe’ye göre[71], “temsil edilmesi gereken yalnızca eşdeğerlikli ilişkilerin, fark­lılık tikelcilikleri değil, zincirin tümüdür. Öte yandan, HDP gibi baskıcı güçle­re karşı oluşturulmuş bir tikellikler kümesinin kendi aralarında, yine Laclau ve Mouffe’ye göre, eşdeğerlik ilişkileri kurulmalıdır. Ne var ki bileşenler arası eşde­ğerlik zincirlerini geliştirmenin mekanizmaları, hem HDK hem de HDP içinde henüz tamamlanmamıştır. HDP içinde de hegemonik güç, belirleyici olmaktadır.

Sol ya da sosyalist politik öznelerin, tabanla kurdukları bağda ya da kuracakları halk ittifakında emekçiler ve ezilenlere seslenen evrensel söz, işçi sınıfının sözü neden siyaset dışı kalmalıdır?

Bu yönüyle, post-Marksist yaklaşımlarda, demokratik mücadeleler çoğulluğu; tarihin itici gücü olarak maddi çıkarların yerini almaktadır. Bu çoğulluk, siyasal çatışmaları kapitalizmin verili alanı içerisinde, söylemler ve kimlikler vasıtasıyla çözüme kavuşturma çabası içindedir. Post modern kuramcılar, modernizmi or­taya çıkaran aydınlanma düşüncesini eleştirmelerine karşın, modernizmin ürü­nü olan kapitalizmi reddetmemekte; sosyalist bir modernleşmenin olanağını ise hiç tartışmamaktadırlar.

Kapitalist Demokrasi Olsa Olsa Sosyalist Demokrasinin Fideliği olarak İşlev Görür, Daha Ötesi Değil!

Radikal kuramların ortak noktalarından biri, liberal demokrasi ile sosyalizm arasında kurdukları kesintisiz ilişkidir. Sosyalizmin, liberalizm olmaksızın var olamayacağı savı, sol-liberalizm/liberal-sol şeklinde adlandırılmaktadır. Daha başka bir şekilde söylemek gerekirse, radikal kuramlar, Marksizmin proletarya diktatörlüğü yaklaşımı yerine liberal demokrasinin çoğulcu bir şekilde derinleş­tirilmesi ve yaygınlaştırılması yoluyla demokrasiyi kurmayı hedeflemektedir. Ra­dikal kuramcılara göre, liberalizm bugün her zamankinden daha fazla geçerlidir; sol, öncelikle kendi eylem ve siyasi analiz nesnesini gözden geçirmeli ve sınıfçılık politikasından vazgeçmelidir. Sınıfçılık, devletçilik, ekonomizm ve bunların ni­hai çekirdeğini oluşturan siyasal devrim, radikal bir demokrasinin gerektirdiği çoğulluk ve açılma ile bağdaşmayan bir perspektiftir[72].

Bugün neo-liberalizm, işçi sınıfının ekonomik ve demokratik mücadeleleriyle elde ettiği hakları birer birer kırparken, işçi sınıfını tarih sahnesinden uzaklaş­tırmak sadece egemen sınıfların işine yarayabilir. Etkileyici bir söylem ile geniş kitlelerin oylarını alırken, sermaye sınıfının ve yeni dolar milyarderleri yaratan

AKP’nin, toplumsal, iktisadi ve siyasi alanın iç içeliğini çok net biçimde algıla­dıklarını görmek için, 2013 vizyonuna bakmak yeterlidir[73]:

“Ekonomiyi, toplumdan ve siyasetten bağımsız bir alan olarak görme­dik, piyasaların gündelik dalgalanmalarına indirgemedik. Evrensel hukuk normlarına ve temel haklara dayalı ileri bir demokrasi olma hedefimiz ile ekonomiyi ikiz kardeş gibi ele aldık. Ekonomik ayağı aksayan bir ülke­nin, demokratik gelişimini arzu edilen şekilde sağlayamayacağı bilinci ile davrandık. Diğer yandan, ileri bir demokrasi ve hukuk devleti olmadan birinci sınıf bir ekonomi olunamayacağı anlayışıyla hareket ettik”.

Hegemonya Mücadelesinden Hegemonik Sınıf Mücadelesine Dönmek Gerekir

Laclau ve Mouffe’un bir diğer sorunu, hegemonya kavramı ile ilgilidir. Hege­monyanın temellerini sınıfta bulacağı veya hegemonik öznenin temel toplumsal sınıflar olacağı şeklindeki Gramsci’nin temel önermelerinden birini reddeden post-yapısalcı yaklaşıma göre, hegemonya sınıfa dair bir etkinlik değildir. Top­lumu, kimliği, toplumsal sistemi doğası gereği, kırılgan, tartışmaya açık olarak gören yaklaşımıyla, post Marksizm tikel, farklılaşmış kimlikler alanını birleştir­mek için sonu gelmez çabaya hegemonya adını verir. Böylece, toplumsal; iktisadi olanın bağımsız maddiliğinden ve teknisist determinizminden kurtarılmış, ne var ki bunun yerine hegemonyanın yarattığı nedensellik döngüsü sürece girmiş­tir. Böylece, sonu gelmez, bitimsiz bir hegemonya süregitmektedir.[74] Bu haliyle işçi sınıfı, politikadan koparılmaktadır.

Siyasal alan, bir yandan tekil bir yurttaş öznelliğine, öte yandan radikal demokra­tik açıklık ile tamlık fantazisini içeren totaliter kapanım arasındaki sonu gelmez bir oyuna indirgenmektedir. Siyaseti, maddi koşullanmadan ve sınıflardan bütü­nüyle bağımsız bir olumsallık alanı olarak düşünen, sınıf siyasetine yer bırakma­yan, sınıf mücadelesinin arkaik, modası geçmiş, rafa kaldırılması gereken, nos­taljik bir düşünce olduğunu savlayan, siyasal alanı tümüyle özerk olarak ele alan, kapitalizme alternatifin olmadığını örtük olarak söyleyen, değişimin faili olarak işçi sınıfının yerine, amorf ve istikrarsız özne konumlarının çoğul mücadelesini koyan post-Marksizm ve onun toplum tasarımı olan radikal demokrasi projesi (kapitalist) devlete dair bir analiz önermemektedir[75]. Toplumsalı, olumsal hale, tarihi keyfi akışa indirgeyen post-Marksizm sınıf mücadelesini reddedip yerine kimi zaman yeni toplumsal hareketleri kimi zaman aktif yurttaşlığı koymaktadır.

Radikal demokrasi kuramları arasında devletsiz demokratik toplum önermeleri, insancıl hedefleri içerse de, bu denli güçlü kapitalist devletler karşısında, ancak toplumsalın zayıf ve oldukça parçalı bir mücadelesini ortaya koymaktadırlar. Kapitalist devlet, bu parçalı toplumsal mücadele karşısında tüm talepleri yönet­me kapasitesine sahip olacaktır. Laclau, Yeğen’le yaptığı bir söyleşide solda iki farklı eğilim ile karşı karşıya olduğumuzu belirtmiştir, tam da bu parçalı yapının doğuracağı yönetilemezlik sorununu belirtmiş ancak çözüm de yine işçi sınıfın­da aranmamıştır[76]:

“.Birincisi, aşırı bir tikelciliği savunan ve farklılıkların çoğalmasını coş­kuyla karşılayan çok kültürcülük İkincisi, Slavoj Zizek’te gözlemlediğimiz türden, klasik Marksist konumu restore etmeye çalışan bir eğilim. Ben, iki eğilimin de yanlış olduğunu düşünüyorum. Salt tikelliklerin çoğalması durumunda, sistem tüm talepleri yönetme kapasitesine sahip olacak ve toplumsal güçlerin muhalif ittifaklar oluşturma olanağının önü kapatıla­caktır. Dolayısıyla, saf bir tikelcilik makûl bir çözüm olamaz. Vaka-mer- kezli politika yapma tarzı, toplumsal güç ilişkilerine dair temel sorunların gölgede bırakılması anlamına gelecektir. Diğer yandan, saf bir sınıf müca­delesi nosyonuna geri dönmek de mümkün değildir. Klasik anlamıyla işçi sınıfı artık gündemde değildir. Dolayısıyla, hegemonik imgelem, mevcut çoğul talepleri yeni cephelere denk düşebilecek popüler özneler kurmaya imkân verecek türden eklemlemelerin peşine düşmelidir”.

Sınıf mücadelesinin reddiyesi durumunda, salt tikelliklerin çoğalmasının top­lumsal güçlerin muhalif ittifaklar oluşturma olanağının önünü kapatacağını söylemekte haklıdır Laclau. Ancak kuramda sınıfın bütünsel bir özne olması durumu kabullenildiğinde, sınıf içindeki tüm tikellikler, kendi varoluşlarını sür­dürebilecek, sınıf kuşağı bu güçleri bir arada tutma olanağı sağlayacaktır. Sınıfın bileşimi, bu farklılıklar bağlamında yaşayan sosyolojik bir organizma olarak var olabilecektir.

Siyaset ve Söylemsel Stratejileri, Toplumsal ve İktisadi Gerçeklik Belirler

Maddi belirlenimin ontolojik olmaktan çıkarılıp yerine radikal olumsallık (olabi­lir de olmayabilir de) belirlenimsizliğinin konulması radikal demokrasi kuramla­rının bir diğer sorunudur. Laclau ve Mouffe’ta söylem öncesi herhangi bir maddi ilişkinin olabilirliği reddedilmiş, her şeyi kapsayan söyleme mutlak özerklik veya toplumsal siyasal yaşamda merkezi rol verilmiştir[77].

Radikal kuramlarda, kimlik siyaseti ile “söylem” yoluyla yapılan, tartışma, ça­tışma ve uzlaşmaya dayanan siyaset de eleştiriye açıktır. Post yapısalcılara göre, insanlar dilsel yaratıklar olduklarına göre, içinde hareket ettiğimiz dünyada dilin dışında başka bir gerçeklik yoktur. “Dilin içine hapsolan bizler, sözcüklerle oyna­yabiliriz; fakat bizzat dile kök salan baskının değişmez yapılarından kurtulmayı asla umamayız” savunusu karşısında, Marksist düşünce dilin bilinç ve insanın varoluşundan ayrı ve kopuk bir şekilde değerlendirilemeyeceğini ileri sürmek­tedir. Çok yönlü bir toplumsal ilişkiler bağının bir veçhesi olan dile; gerçek ya­şamın çatışmaları, çelişkileri, gerilimleri yansımaktadır. Dolayısıyla toplumsal gerçekliği dil oluşturmamakta, aksine dili oluşturan şey toplumsal gerçeklik ol­maktadır.

İdeolojiyi ve politikayı özerkleştirmeye yönelik kuramsal yönelim Laclau ve Mouffe’da çok nettir. En uçlaştırılmış biçimiyle, dil’i ya da “söylem”i toplumsal yaşamın egemen ilkesi haline getirme ve bazı “post-Marksist” akımların post-yapısalcılıkla yakınlaşması; ideolojinin ve bilincin her tür­lü toplumsal ve tarihsel temelden kesin olarak koparılması yönelimiyle ilişkilidir. Laclau ve Mouffe’a göre, demokratik söylem, tarihle politikayı birleştiren bağdır ve çoğul öznenin apayrı ögelerini birleştiren bağdır; ço­ğul öznenin apayrı ögelerini gevşek şekilde bir arada tutan harçtır[78].

Laclau ve Mouffe’nin iddialarının tersine, toplumsal olgularla politik/iktisadi ol­gular arasında karşılıklı bir ilişki vardır. Bu ilişki, tikel insanın mütevazı gündelik yaşamında her gün tekrar eder. Aç kalmamak, hastalanmamak, temiz su içmek ve barınmak gibi insanın biyolojik doğasını sürdürmesini gerektiren etkinlikler, insanı toplumsal ve siyasal doğasına da bağlayan etkinliklerdir. Toplumsal olgu­ların söylem içinde eritilmemesi gerekir.

Liberal Demokrasi Yerine Sosyalist Demokrasiyi İnşa Etmek Gerekir

Radikal kuramcıların devleti yorumlama şekillerinin liberallerden farklı olmadı­ğı ileri sürülebilir. Marksist görüşe göre burjuva demokrasisi, sistemin kendini yeniden üretmesinin bir aracı ve biçimidir. Kapitalist demokrasi, temsil siste­miyle birlikte meşruiyetini artırır. Devletin sivil toplumdan tümüyle ayrılması,

 

gerçek dünyevi yaşamlarında eşit olmayan, sömüren ve sömürülen insanları gö­rünürde tümüyle eşit kılar. Kısacası devlet aygıtı burjuvazinin hizmetindedir ve ekonomik ve siyasal alanların biçimsel ayrılığı ile sömürü ilişkileri perdelenmeye çalışılmaktadır. Parlamenter demokrasi, iktidarın sınırlarının özenle çizildiği bir siyasal sistem olarak Marksizme göre halk iktidarı anlamına gelen demokrasinin yadsınmasından başka bir şey değildir. Radikal yorum, ekonomi ve siyaset ara­sındaki ayrımı kabul ederek demokrasiyi iktisat dışı alanlar için kullanma eğili­mindedir.

Demokrasi hep vurgulandığı gibi, yalnızca siyasi bir kategori değildir, iktisadi bir kategoridir. İstenen, daha adil bir dağılımın olduğu “iktisadi demokrasi” ol­mamalıdır. Toplum, aşağıdan demokrasinin, ekonomiyi işleten temel mekanizma olduğu bir tahayyüle evrilmelidir.

Demokratik Mücadeleler, Sosyalist Mücadeleye Eklemlenmelidir

Radikal demokrasi kuramlarında sosyalist istemler, demokratik devrimin içinde sadece birer uğrak olarak ele alınmaktadır. Laclau ve Mouffe’ye göre, sosyalist bir hareketin oluşu, ilke olarak sınıftan bağımsızdır ve ekonomik (sınıfsal) koşul­lardan az çok özerk olan bir sosyalist politika inşa edilebilir. Sosyalizme uygun düşen hedefler, sınıfsal çıkarlar açısından tanımlanan dar maddi amaçlar değil, sınıfı aşan evrensel insan erekleridir. Özerk ideolojik ve siyasal düzlemlerde bu hedefler, sınıfsal maddi durumlar hesaba katılmaksızın insanlara yöneltilebilir[79].

Laclau ve Mouffe’ye göre, özellikle sosyalizm mücadelesi, eşitsizliğin ve baskı­nın birçok biçimine karşı çeşitli direnişleri bir araya getiren “demokratik” mü­cadelelerin oluşturduğu bir çoğulluk olarak kavranabilir. Aslına bakılırsa, belki sosyalizm kavramı yerine “radikal demokrasi” fikrinin bile geçirilmesi mümkün olabilir. Sosyalizm liberal demokrasinin az çok doğal bir uzantısıdır ya da en azından ileri kapitalist toplumlarda sınırlı biçimde de olsa var olduğu şekliyle “demokrasi” ilkesel olarak belirlenmiştir.

Laclau ve Mouffe’da sosyalist projenin sınıfsızlaştırılması önerilmektedir. Sosya­list hedeflerin yeniden tanımlanarak artık sınıf olgusunun ortadan kalkmasıyla özdeşleştirilemeyecek hale getirilmesini ifade etmekle kalmamakta, toplumsal ve tarihsel süreçlerin, materyalist çözümlemenin reddedilmesi ifade edilmektedir.

Belirli bir sınıfla bağları koparılan sosyalist proje, kimliği, birleşme ilkeleri, amaçla­rı ve kolektif eylem kapasitesi bir takım özgül toplumsal ilişkilerden ve çıkarlardan

 

kaynaklanmayıp bizzat politika ve ideoloji tarafından oluşturulan kollektivitelerde -halk ittifaklarında- yeni bir yere oturtulmaktadır. Bu nedenle radikal demokrasi, maddi yaşamın özgül koşulları üzerinde yükselmeyen tarihsel güçlerin; stratejik güç ve eylem kapasitesi yönündeki iddiasını maddi yaşamın toplumsal örgütlen­mesine dayandırmayan ortaklaşa etmenlerin bulunduğunu varsaymaktadır[80].

İşçi sınıfının reddine karşı bir okuma, Laclau ve Mouffe’un sermaye sınıfı kör­lüğünü de açığa çıkarmaktadır. Örneğin Thacher’ın ayırt edici özelliği, dünyayı sermaye ile emek arasındaki karşıtlık açısından algılamasıdır. Thatcher hükü­metinin birinci amacı, emek lehine döndüğüne inandığı, sermaye ile emek ara­sındaki güç mücadelesini tersine çevirmek olmuştur. Thacher’ın savunduklarına karşı çıkmak, buna uygun kuramlar geliştirmek, bu sınıf savaşında diğer tarafı tutarak siyasal tepkilerini göstermek yerine, niçin sınıf politikasının belirleyici­liğini yadsıyarak tepki göstermektedirler?[81] Bugün Türkiye’de AKP’nin emeğe karşı savaşını acımasızca sürdürürken sergilediği söylem ve pratiği göz önüne daha çok sermek yerine, Erdoğan’ın ideolojik süslemelerine eşlik eden “otoriter popülizm” denilen tutumuyla mı uğraşmalıyız?

Sınıf Mücadelesi ve Devrimci Demokrasi Mücadelesine Geri Dönüş

Radikal demokrasi projesi, son yıllarda politik alan ve demokrasi kuramı alan­larındaki tartışmaları ivmeleyen ve post Marksist düşüncenin sözü edilen krize cevap vermeye yönelik olan ve sosyalizme alternatif olarak önerdiği bir kuramsal çaba olarak ortaya çıkar. Bu proje, politik kurumlardan ayrı bir toplum kuramı sunmamaktadır. Kimliklerin çokluğunu ve çeşitliliğini göstermesi de yeni bir katkı değildir. Demokratik siyasetin oluşumunda hegemonik eklemlenme ko­nusunda belirtilen strateji ve taktik önermeler değerlidir; toplumsal alanın siya­sallaşmasına katkı getirmektedir. Ne var ki toplumun iktisadi meselelerine hiç değinmemesi, üretim ve yeniden üretim etkinliklerini görmezden gelmesi pro­jenin en zayıf yönüdür. Radikal demokrasi projesi, değişik toplum türlerini bir­birinden ayıran ve bunlarla ilgili genellemeler yapabilen bir kuram da değildir.

Laclau ve Mouffe’un projesi, modernliğin son yarım yüzyılının bunalımını an­lamaya ve aşmaya dönük bir proje olarak değerlendirilebilir. Sivil toplumda baktığı yer, sonsuz çeşitlilikteki tikelliklerdir. Bu farklılıkları, çok sıkı ve örtük bir sınıf tavrı ile sağın ve sermaye siyasalının nasıl içerdiğini de anlatmaz. Ör­neğin Türkiye’de AKP, radikal demokrasi kuramlarından katılımcı demokrasi fikrini benimsediklerini (2023 Vizyonu) belirtirken, muhafazakâr demokratlık ile neo-liberal politikaların işçi sınıfına saldırısını yan yana yürütmüştür. Sınıf perspektifi yitirildiğinde, toplum kuramında farklılıklar için bitimsiz bir hege­monya savaşı sürdürülmekte ancak nihai bir çıkış yolu üretilememektedir. AKP, iktidara geldiği 2002 yılında, “ileri demokrasi” söylemi ile sol liberal, sosyalist, liberal Türkler ve Kürtler, Radikal Muhafazakârları, Demokrat Muhafazakârları, hatta Alevileri aynı siyasal alan içinde başarıyla eklemleyebilmiştir. Kuşkusuz iktidarları boyunca bu farklılıklar arasında eşdeğerlikler oluşturmak mümkün olmamış; hegemonik muhafazakâr söylem, tek mezhepçiliğe (tikel bir alana), de­mokratlık ise otoriterliğe savrulmuştur. Ancak baki olan, siyasal ve iktisadi ala­nın iç içe geçtiği mülkiyet ilişkilerinde, Anadolu sermayesi ve çok karışmadıkları büyük sermaye olmuştur. Edwards’ın (2010) makalesinde yazdığı Yeni Zelanda Örneği üzerinden bu durum, Türkiye ile de benzerlik taşımaktadır[82]:

Yeni Zelanda ve diğer pek çok Batılı devlet sosyal liberal ve aynı zaman­da da iktisadi olarak sağcı olarak ele alınabilir. Yeni Zelanda’da egemen devlet ideolojisini ayrıştırdığımızda açıkça kimlik siyasetinin bu yapının çekirdeği olduğu ortaya çıkar. Peki, Yeni Zelanda devleti nasıl sosyal muhafazakârlıktan sosyal liberal ve aynı zamanda da sağ iktisat politika­larına doğru kayabilmiştir? Bunu Antonio Gramsci’nin “Pasif Devrim” kavramına bakarak açıklayabilmek mümkündür. Çünkü yazar devletin li­beral fikirleri kucaklaması durumunu, mevcut sistemi doğrudan ya da do­laylı olarak tehdit eden bir meşruiyet sorunu söz konusu olduğunda, pasif devrimin devreye girmesi olarak açıklamıştır. Esasında yeni ideolojilerin yaygınlaştırılması kadar devlet kurumlarının yeniden yapılandırılması elzemdir. Dolayısıyla da “Pasif Devrim” kavramı sosyal liberal kapitalist devletin inşası için yeni ideolojilerin oluşturulması ve kamu kurumlarının dönüştürülmesi ihtiyacı bağlamında Dördüncü İşçi Partisi iktidarının ko­numunu çok iyi tanımlamaktadır.

Post-modernizmden etkilenen Laclau ve Mouffe’un, sosyalist sola eklediği boyut ise demokrasi mücadelesi içinde kimlik mücadelelerinin yerinin, hem lehte hem de aleyhte olmak üzere tartışılmasını/vurgulanmasını sağlamak olmuştur. Ger­çekte kimlikler, hem toplumsalın hem de siyasalın içinde hegemonik olmasalar da “var idiler”. Kimlik mücadeleleri, büyük anlatıların bittiğine/bitirildiğine ta­nık oldukları mekân ve zamanda, artan baskı ve şiddetin de etkisiyle, siyasetin alanını daraltarak mücadelelerini “kimliklerin kurtuluşu”na yükselttiler. Bu sü­reç, bir yandan kimlik mücadelesini kapitalist demokrasinin meşruluğunu sağla­manın bir aracı olarak ‘sistem’ içine çekmiştir. Diğer yandan da işçi sınıfının tek, homojen ve büyük toplumsal kategori olarak görülemeyeceği, “sınıfın” içinde çok farklı türden kimlik ve varoluş biçimleri ve buralardan kaynaklanan çeliş­kilerin olduğunu çok açık biçimde göstermiştir. Sosyalist sol içinde “devrimden sonra”ya ertelenen bu meseleler, “devrim öncesi”ne dair siyasal bir sorun olarak tarih sahnesine çıkmışlardır. Sosyalizm ise radikal demokrasi sonrasına bıra­kılmıştır. Bununla birlikte sosyalist hareketler, demokrasi mücadelesine teorik ve pratik olarak farklı yerlerden baksalar da, komünist ufku yitirmeksizin sınıf mücadelelerine demokrasi mücadelesinin farklı veçhelerinin de eklemlenmesi gerektiğini görmek durumunda kalmıştır.

Gündelik siyasal polemiklerde kapitalizm ile demokrasinin özdeşleştirilmesine karşın, Marx, komün deneyimini aktarırken, adeta “gerçek demokrasi”yi nitele- mektedir[83].

“Komün sürekli ordu ve devlet memurluğu gibi iki büyük gider kaynağını ortadan kaldırarak, bütün burjuva devrimlerin o ucuz hükümet (düşük maliyetli hükümet, NK) sloganını gerçekleştirdi. Komünün varlığı bile sınıf egemenliğinin, hiç değilse Avrupa’da, olağan yükü ve vazgeçilmez maskesi olan krallığın yokluğunu öngerektiriyordu. Komün cumhuriyete, gerçekten demokratik kurumlar temelini sağlıyordu. Ama ne ucuz hükü­met ne de “gerçek cumhuriyet” onun son ereğiydi; bunlar onun gerekli sonuçlarından başka bir şey değildi.”

Gelir ve servetin son derece eşitsiz dağıtıldığı kapitalist toplumda, yaşamlarının en büyük kavgası “hayatta kalmak” olan milyarlarca insanla, mücadelesi “bi­riktirmek” olan birkaç on milyon seçkin nasıl bir arada yaşayabilecektir? Nihai hedefi komünist toplum olan bir siyasetin, temel çelişki olan sınıfsal çelişkiyi aşmak, “bir arada yaşamanın yegâne imkân”ı olan demokrasinin de temel gerek­lerinden birisidir. Sınıf mücadelesi ve demokrasi mücadelesi ancak bu bağlamda örtüşürler. Mücadelenin odağında, insanlara reva görülen, başta emek sömürüsü olmak üzere, tüm ezme ve ezilme ilişkilerinin bilince çıkarılması ve kendi içinde parçalanmış olan evrensel sınıfın kendine güvenini ve öz örgütlülüğünü sağla­mak vardır. Bir arada yaşamanın (uçlaştırılmış) nihai hedefi de, sınıfsal sömürü­nün, etnik, dinsel, ırksal, cinsel tahakkümün ve eşitsizliğin olmadığı bir toplum olmalıdır. Bu tanım, genç Marx’ın yaptığı gibi komünizmi ve demokrasiyi ifade ediş tarzını birbirine çok yakın ele almaya çalışmaktadır. Bu çerçevede bugünden yarına demokrasi, hem bireye ve özel alana, hem kimliklere ve hayat tarzlarına, çeşitli çoğul iradelere hedef sağlayan bir düşünce tarzıdır.

Laclau ve Mouffe’nin çalışmasında hiç değinmediği bir husus vardır. Sivil top­lumun içinden çıkan ancak Marx’tan beri devletle ilişkisini bildiğimiz sermaye sınıfı, sınıfsal çıkarları için tüm farklılıklarını bir yana koyarak işçi sınıfı karşısına yekpare büyük bir “sınıf” olarak çıkmaktadır. Bu sınıf, “evrensel sınıf”ı baskıla­mak için ideolojik ve zora dayalı tüm aygıtlarını seferber etmiştir.

Ne var ki hem Laclau hem de Mouffe, anti tezi yok edilen veya tekleştirilen dün­yada, yüzyıllardır var olan, siyasallaşmış olan ya da siyasallaşmanın başlangıcın­da olan kimliklerin nasıl birden bire tarih sahnesine çıktıklarını, “kapitalist dün­yayı sosyalist bir dünyaya” dönüştürme gibi büyük bir ufuktan kaçarak yerine “kimliklerin kurtuluşu”nu nasıl yerleştirdiklerini açıklamamışlardır. Örneğin erkek egemen düzen karşısında kadınların ezilmişliği, yüzyıllardan beri sür­mektedir. Kadının kurtuluşunu hedefleyen feminizmin epey gerilere giden bir tarihi vardır. Kimlik mücadeleleri hem tarihsel hem de güncel öneme sahiptir kuşkusuz. Son dönem kapitalizminin “biyo-politika”sının insanı dört bir yandan kuşatması pratiğiyle birlikte, farklı politik açılımların birer kitle hareketi olarak ortaya çıkması ve görünür olması söz konusudur kuşkusuz. Ne var ki Laclau ve Mouffe’nin düşünce sistematiğindeki sorun, kimlikleri, sosyalist siyasetin içine demokratik siyasetin bir gereği olarak dahil ederken, sınıfı adeta bu projenin dı­şına çıkarmalarıdır.

Laclau ve Mouffe’ye göre adeta tarih, 1980’lerden sonra başlamıştır. Özellikle 1980’lerde, Türkiye dâhil pek çok ülkede yükselen sınıf mücadelesinin askeri darbelerle şiddetle nasıl bastırıldığı, baskılar uygulanırken dahi bazı etnik kim­liklere dönük baskıyı ve şiddeti nasıl yoğunlaştırdığını çözümlemelerine dâhil etmemişlerdir. İnsanların ayakta ve hayatta kalmak için “büyük anlatıyı” terk ederek küçük dünyalarına nasıl gömüldüklerini, şiddetin yazarların çok övdük­leri liberal demokrasi içinde ortaya çıkıp nasıl da yıkıcı sonuçlar doğurduğunu anlamak ve anlatmak istememişlerdir.

Kuşkusuz reel sosyalizm, çeşitli nedenlerle demokrasinin sosyalist modeli konu­sunda çok düşük not almıştır. Sosyalist demokrasinin siyaset sahnesine yeniden çıkışı, fideliği kapitalist sistem olmak üzere demokratik devrime yapacağı katkı­ların, kitleler nezdinde görünmesini ve yeniden itibar kazanmasını sağlamakla mümkündür.

Tarihin salt olumsallık (olabilir de olmayabilir de) olarak düşünülmesi, politika­nın sınıflardan bütünüyle bağımsız bir ideoloji ve “söylem” düzeyine hapsedil­mesi ve sınıf temeline dayalı bir politika yerine radikal demokrasi mücadelesi­nin yerleştirilmesi, radikal demokrasinin en sorunlu yanlarıdır. Antagonizmalar içinde “sınıfı” inatla görmemek ve ondan kaçmaya çalışmak, radikal demokrasi­nin “sınıf körlüğü”nü açıkça ortaya koymaktadır. İnsanlığın uzun evrimi, tarihin rastlantılar ve zorunluluklarla ilerlediğini ortaya koymaktadır. Bugün yaşamı zorlayan temel dinamiklerden biri, işçi sınıfının yaşam alanlarının giderek daral­tılması, kapitalizmin doğayı ve insanlığı yok etmeye yönelmiş olmasıdır.

Radikal demokrasinin “kimlikler”, “çoğulculuk”, “söylem”, “hegemonya mü­cadelesine geri dönüş” konusundaki çağrıları kapitalizm içi ana akım siyaset açısından zorlayıcı dinamikler olarak anlamlı görülebilir. Önerilen politikalar kapitalist sistem içinde kitlelerin kendilerini eğitmeleri ve belli toplumsal kate­gorilerden özgürleşmeleri konusunda belli politikalar üretme konusunda dönüş­türücüdürler. Ne var ki evrensel içerikten soyutlanmış (çoğunluğa seslenme), kültürel kimlik sabitlenmeleri söz konusu olduğunda her dönüştürücü politika önerisi, kimliğin karşıtını doğuracak biçimde toplumsal alan içinde bir kutuplaş­mayı da beslemektedir.

Diğer yandan radikal demokrasinin, kapitalist toplumun üretim alanının de­mokratikleşmesine dair çok az sözü vardır. Dolayısıyla ön görülen “radikal de­mokrasi”, üretime ilişkin kararların nasıl demokratikleştirileceği konusuna bir türlü yönelememektedir. Ekonomik olandan bağımsız “sınıftan kaçan” bir siya­sala odaklanmış demokrasi arayışının sınıf mücadelesi açısından doğuracağı so­nuç, işçi sınıfının kapitalist demokrasi içindeki formlar aracılığıyla kendi kendini yetiştirmesinin ardından eleştiri oklarını kapitalizme ve sermaye sınıfına yönel­teceği beklentisidir. Dolayısıyla kimlik mücadeleleri, yapıyı zorlama ve öznelerin güçlendirilmesi yoluyla anti-kapitalist mücadelenin ve sınıf mücadelesinin fide­liği olabilecektir.

Ancak görüldüğü üzere radikal demokrasinin önerdiği üretim tarzı sosyalizm değildir. Proje, kapitalist üretim tarzının ve ona dayalı toplum fikrinin zayıf- latılmasını olanaklı kılmakla birlikte, bütün olarak kavranıp dönüştürülmesi imkânına yer tanımamaktadır.

Bütün bunların kapitalist toplumdaki iktisat dışı nesneler için anlamı nedir o zaman? Özetleyelim: Kapitalizmin sömürdüğü bireylerin toplumsal kimliklerine karşı olan yapısal kayıtsızlığı, kapitalizmi iktisat dışı eşitsizliklerden ve baskılar­dan kurtulmuş bir toplum yaratabilecek bir sistemmiş gibi gösterir. Bu da de­mektir ki, kapitalizm ırkçı veya cinsiyetçi baskıların ortadan kalkacağını garanti etmezken, bu baskıların ortadan kalkması da kapitalizmin ortadan kalkmasını güvence altına almaz. Öte yandan, kapitalizmin iktisat dışı kimliklere karşı olan bu kayıtsızlığı, gayet esnek ve etkin bir ideolojik kalkan işlevi görür. Kapitalizm öncesi toplumlardaki iktisat dışı kimlikler, sömürü ilişkilerini ön plana çıkarır­ken, bu kimlikler kapitalizmde, kapitalizmin esas sömürü mekanizmasını giz­lemeye yarar. Ve kapitalizm ekonomi dışı malları şimdiye kadar hiç olmadığı kadar yaygın olarak dağıtmayı mümkün kılarken, bunu bu malları değersizleşti- rerek yapar. Bu konuda sosyalizmin ne yapacağına ilişkin yanıtı Wood aşağıdaki biçimde vermektedir[84]:

“Peki, sosyalizm bu konuda ne yapacak? Sosyalizm tek başına iktisat dışı alanlar bakımından tam bir başarı sağlamayı garanti edemeyebilir. Kadına karşı baskıları veya ırkçılığı ortaya çıkaran tarihi ve kültürel yapıları yok etmeyi tek başına garanti edemeyebilir. Ama erkek, kadın, siyah ve be­yaz sömürülen bir sınıf olarak herkesin üzerinde uygulanan baskının yok edilmesinin yanı sıra iki önemli şeyi başarabilir. İlk olarak kapitalizmde, cinsiyetçi ve ırkçı baskıları besleyen iktisadi ve ideolojik ihtiyacı ortadan kaldıracaktır. Sosyalizm, sınıf toplumlarının ortaya çıktığı günden beri, baskıcı ideoloji ve ilişkilerin yeniden üretiminden yarar yerine zarar gö­recek ilk toplumsal oluşum olacaktır. İkinci olarak da, kapitalist ekonomi tarafından değersizleştirilmiş iktisat dışı alanları yeniden değerlendirme­miz mümkün olacaktır. Sosyalizmin önerdiği demokrasi, “ekonominin” topluluğun siyasi yaşamıyla tekrar bütünleştiği bir demokrasidir, çünkü bu demokrasi üretenin kendi adına karar verme hakkına saygı noktasın­dan yola çıkar”.

Dünya Servet Raporu (2014), kapitalistler ve ulusal ve çok uluslu şirketler ile bunların güdümünden çıkmayan ulus devletlerin, servet hiyerarşisi içinde kendi konumlarını görmek için hazırladıkları ve her yıl yayınlanan bir rapordur. Bir­biri ile rekabet içine sokulan çocuklar ve gençler, eğitimleri sırasında nasıl belli sınavlara göre sıralanıyorlarsa, bu raporda da, kıtalar, bölgeler, ülkeler, şirketler ve servet zenginleri kendilerinin servet sıralamasında bulundukları düzeyi bil­mek istemekteler. Bu bilgiler de yeniden bir biçimde finansal piyasalara dönü­yor. Dünya Servet Raporu’nun 2014 yılı verileri, eşitsizliğin ve kapitalizmin te­mel çelişkisinin ne denli derinleştiğini ortaya koymaktadır. Temel çelişkisi, tüm insanlar tarafından yaratılan toplumsal zenginliğin (mallar, hizmetler, sosyal gü­venceler, kültürel değerler) herkese adil bir biçimde dağıtılmaması, tam tersine,

 

üretim araçlarına sahip olanların belli bir kâr elde etmesi ve kârı da kârlarını artırmak için tekrar kullanması ise bugün bu raporla bu gerçeklik bir kez daha ortaya konmuştur. Buna göre toplam dünya nüfusunun binde 7’sine karşılık ge­len 35 milyon insan dünya servetinin % 44’üne el koyarken, dünya nüfusunun % 70’ine yaklaşan 3 milyar 282 milyon insan dünya servetinin sadece % 2,9’una sahiptir[85]. Laclau ve Mouffe’un sınıf mücadelesinden kaçış önerilerini, iktisadi alanda nesnel durumu ortaya koyan kapitalizmin bu verileri çürütmektedir. Bu­gün küresel düzeyde gelir ve serveti büyüten ve genelleşmiş meta düzenini iler­leten işçi sınıfı varsa, bu barbarlığı uygarlığa çevirecek işçi sınıfı da var demektir.

Dünyada işçi sınıfının nicel durumuna ilişkin ILO raporları bulunmaktadır. Bu raporlar proletaryanın yaklaşık sayısını verirken, prekaryanın sayısının da az olmadığını belirtilmektedir. Aşağı yukarı on yıl öncesi için yaptığı kaba bir hesapla, Amin, ileri kapitalist ülkelerde emekçilerin % 40’ının, 3. Dünya’da ise % 80’inin prekaryaya tekabül ettiğini tahmin ediyordu. Karşı karşıya olduğu­muz durumun, geçinebilmek için gerekli gelirden yoksun olmanın (yoksulluğun yani) ötesinde, modernleştirilmiş yoksulluk, yani toplumsal hayatın bütün bo­yutlarına ait imkânlardan yoksunlaştırma süreci olarak kavranması gerekiyor. Amin’in prekaryayı, kapitalizmin dönemsel rejim tercihlerinin (Keynesyen veya

 

neoliberalizmin) sonucu olarak görmek yerine sistemik, modern bir emekçi yok­sullaşma/yoksunlaşma biçimi olarak tanımlaması, kendisinin de belirttiği üzere sol düşünceyi kemiren liberal virüs’ün teşhisine imkan sağlıyor. Ayrıca, Amin, işçi sınıfının modern yoksullar kesimi prekaryanın kurtuluşunun, vatandaşlık ücreti veya temel gelir gibi uygulamalar ile kapitalizmin içinde değil, dışında aranmasını da öneriyor[86].

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) son raporu[87] (2014, Aralık) kapitalizmin nasıl bir eşitsizlikler ve adaletsizlikler düzeni olduğunun resmi ağızdan bir itirafı niteliğindedir. Rapora göre, işçi sınıfının reel ücret artışları 2008 krizinden bu yana giderek yavaşlamıştır. Bunun sonucunda emek gelirlerinin milli gelir için­deki payı hızla azalırken gelir bölüşümü adaletsizliği de görülmemiş ölçüde art­mıştır. Özellikle 2013’ten bu yana bu yavaşlama belirginleşmiş, artış oranları kriz öncesi seviyeleri hala yakalayamamıştır. Öyle ki 2007 yılında küresel çapta yüzde 3,1 olan reel ücret artışları 2013’te yüzde 1,1’de kalmıştır. Gelişmiş ülkelerde bu artışlar ise binde 1-2’yi aşmadığı gibi, 2011 yılında olduğu gibi reel ücretler binde yarım azalma göstermiştir.

Reel ücretlerin gerilemesine karşın emek gücü verimliliği diğer bir deyişle sö­mürü bu dönemde artmaya devam etmiştir. Öyle ki 1999 yılı baz alındığında, gelişmiş ekonomilerde 100 olan emek gücü verimliliği endeksi 2013 yılında 116 olurken, yine 1999’da 100 olan azgelişmiş ülkeler reel ücret endeksi sadece 106’ya çıkabilmiştir. Buradan çıkartılacak ilk sonuç nispi artı değer sömürüsü biçimin­deki sömürünün küresel çapta arttığı ve krizin bunu daha da hızlandırdığıdır.

Raporun ikinci önemli bulgusu yine metropol kapitalist ekonomilerde, 1990’lar- dan bu yana ücret gelirlerinin milli gelir içindeki payının yaklaşık 13 puan dü­şerek yüzde 66’lardan yüzde 53’e gerilemiş olmasıdır. Bu oran Yunanistan’da yüzde 47 olmuştur. Çin’de ise bu oran yüzde 55’ten yüzde 47’ye gerilemiştir. Türkiye’de ücret gelirlerinin milli gelir içindeki payı ise 1999’da yüzde 50’lerde iken günümüzde yüzde 30’lara kadar gerilemiştir. TÜİK’in istihdam verilerine göre, Türkiye’de Ağustos 2014’te toplam olarak istihdam edilen 26,5 milyon ki­şinin 17,4 milyonunun (yüzde 66,5’i) ücretli ve yevmiyeli çalışan işçiler olduğu görülmektedir[88]. Bu veri dikkate alınırsa milli gelirin ne denli adaletsiz bölüşül- düğü ve bunu yaratan emeğin bundan sadece üçte bir oranında pay alabildiği ve bu durumun özellikle de son 15 yıldır hızla daha da kötüleştiği görülmektedir.

Bu veriler, kendinde bir işçi sınıfının yaşam koşullarında nasıl homojenleştiğini göstermektedir. Farklı ırktan, renkten, cinsiyetten, etnik ve dinsel kimliklerden ve siyasal görüşlerden olsa da benzer koşullarda çalışan ve benzer mekanizma­larla sömürülen insanlar olduğu ortadadır. Ancak bir o kadar da açık gerçeklik, kadınların siyahların, egemen olmayan etnik ve dinsel kimliklerin ve gençlerin kapitalist sömürünün yanı sıra başka tahakküm ilişkilerine de tabi olmalarıdır. Ancak toplumsal ve iktisadi alanda insanlar arası farklılıkların birbiriyle çelişir terimler oluşturmadıkları, çelişkiye kaynak edemeyecekleri açıktır. Ama “insan­ları farklılıklar temelinde çatışır hale getirmek hiç mi hiç zor değildir; yeter ki elinizde iktidar bulunsun da farklılıklardan herhangi birini bir hak ölçütü haline getirebilelim: ‘anasının karnından ilkönce çıkan, miras üzerinde daha fazla hak sahibidir’ deyin, tek yumurta ikizlerini bile birbirine düşman/birbiriyle çatışır hale getirebilirsiniz.”[89]. Ruanda soykırımı (1994) bu konuda en iyi örnekler­den birisidir. Halk üzerinde emperyal denetimi sağlamak amacıyla siyasal olarak üretilen yapay ırksal ayrımcılık, ortak dil-gelenek-etnik geçmişleri olan Tutsi ve ılımlı Hutu’lardan 800 bin insanın aşırı uç Hutular tarafından soykırımına neden olmuştur.

Gerçek solun, demokrasi mücadelesinde müdahil olacağı yer tam da bu alan­dır. Temel tez, farklılıklar arasında hiyerarşi kurulamayacağıdır. Sol, farklılık­ları eşdeğerli hale getirmek için bu tezin radikal savunuculuğunu da üstelenir. “Sol bunu, ‘aman hiç kimse kimseyle çatışmasın’ diye değil, emek sömürüsünde temelde gerçek bölünme hatlarının kimlerle kimler arasında geçtiğini ortaya çı­kartmanın, ancak ve ancak farklılıklar temelindeki yapay karşıtlık ve bölünme çizgilerinden arındırılmış bir zemin üzerinde mümkün olacağından dolayı yap­mak zorundadır”. Çünkü buradaki zemin temizleme işi, emek sömürüsünü or­tadan kaldırmanın ne kendisi, ne de garantisidir; ama emeğin sömürülmediği bir dünya kurmanın başka bir önkoşulu da yoktur[90]. Sınıf mücadelesi ile demokrasi mücadelesinin yol arkadaşlığı, bu düşünsel ufuk ve bunu pratiğe aktarma uğraşı­sı ile mümkündür. Öncelik, birlikte ne olacağımız konusuna verilmelidir.

Sosyalist strateji, bir yandan toplumsal üretimi özelleştirerek kitleleri açlık ve yoksulluğa mahkûm eden kapitalist yaşam koşullarında, emek ve sermaye arasın­daki bölünmenin fay hatlarını ortaya koyarken, bir yandan da farklılıkları eşdeğer kılmaya yönelik bir ufka sahip olmak durumundadır. Komünist Hipoteze yöne­len bu ufuk, sosyalist demokrasiyi “şimdi ve burada” deneyimlemenin imkânını içinde barındırır. Bu strateji ne sınıftan ne de farklılıklardan/kimliklerden kaçışı gerektirir. Burada radikal demokratların önermelerinin tersine, çubuğun emek ve sermaye çelişkisine bükülmesi gerekir; yoksa radikal demokratik politikanın sonu, mitolojideki Sisyphus’un öyküsüdür. Bu nedenle “birlikte ne olacağımız” konusu, Marx’ın işaret ettiği stratejidir: “Sosyal” olmayan bir cumhuriyet kesin­likle “demokratik” de olamaz. Ne kadar demokratik olursa olsun, sosyal olmayan, toplumsal çıkarı merkeze almayan, sermayenin ve piyasa ilişkilerinin varlık alanı­nı gün be gün daraltmayan, kapitalizm ötesi bir toplumun temellerini döşemeyen bir cumhuriyet zamanla ve kolaylıkla sermayenin bir aleti haline gelir.

Sonuç Yerine: Üçüncü Bir Yol Değil, Komünist Hipotez!

Elimizde olan şey “bir dizi başarısızlığın” ardından gelen “Komünist Hipotez”dir. Bu hipotez üzerine düşünmeli, bu tezi geliştirmeli ve tezin kitleler nezdinde itiba­rını yükseltmeye dönük stratejiler geliştirilmelidir. Komünist Hipotez, tüm tikel­lerin ayrı ayrı ya da birbirlerine eklemlenerek ve yeniden sentezlenerek birlikte yaşayabilecekleri sömürüsüz bir dünyayı tahayyül eder. Bu evrensel hipotez için uğraşmak, bunu yaşama uğraşısının bir parçası haline getirmek mümkündür.

Komünist Hipotez’in vaadi nedir? Kapitalist sömürünün ve bütün tahakküm biçimlerinin, bütün eşitsizliklerin, bütün hiyerarşik ve dışlayıcı toplumsal ilişki­lerin tasfiye edildiği; işbölümünün aşıldığı, dayanışma ve ortaklaşmanın insanın varoluşunun içselleştirilmiş bir özelliği haline geldiği bir komünist toplumdur. Kır/kent ve kafa/kol emeği çelişkisinin çözüldüğü, cinsler arasındaki egemenlik/ bağımlılık ilişkilerinin son bulduğu, bütün toplumsal ilişkilerin yanı sıra insan- doğa ilişkilerinin de sürdürülebilir bir ortaklaşa evrim ve ekolojik döngülerle uyumlu bir üretim ve tüketim perspektifi ile dönüştürüldüğü; burjuva özel mül­kiyetin ortadan kaldırıldığı; “herkese emeğine göre” normunun geçerli olduğu bir evreyi takiben bayrağında “herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar” şiarı yazılı olan bir komünist toplum[91].

Bu var olan gerçekliğin olumsuz kurulumunu tersine çevirecek bu cümleler, Ko­münist geleceğin gündelik hayatına şöyle tahvil edilebilir:

Ben doğduğum andan itibaren, insanın evrimi sürecinde olduğu gibi, varoluş kav­gası veren ve kendi olma ve kendi olamama kaygısını yaşayan bir varlığım. İçinde yaşadığım toplumda bilim, sanat, kültür, doğa ve toplumsal üretim gibi alanlarda yeteneklerimizin çok yönlü geliştirilmesinin olanakları herkes için var. Ne olaca­ğım ve ne olacağımız konusundaki arayışlarımız kah bu komünde kah şu komün­de sürüyor. Bunu bireyselliğimin sınırları içinde yaparken kolektivitenin içinde kendimi sürekli olarak sınıyor ve yeni deneyimlerle yeniden kendime dönüyorum. Bireyselliğimi yaşarken toplumsallaşıyor; toplumsallaşırken bireyselleşiyorum. İn­san, doğa ve topluma ilişkin çelişkilerim bireysel düzlemde sürüyor. Çelişkilerim olsa da yaşam seçeneklerimin çoğulluğunu bilmek beni rahatlatıyor.

İnsanca yaşam koşullarında çalışıyorum, çalışma süresinin kısaltılması konusun­da çalışmaları güvenle izliyor ve sendikal çalışmalara etkin biçimde katılıyorum. İşimin beni geliştirmediğini düşündüğümde başka işlere geçiş imkânım var. Fizik­sel olarak yorucu işler de yapsam, entelektüel ve sanatsal faaliyetler beni rahatla­tıyor; bireyselliğimi ve toplumsallığımı yaratıcı/coşkulu ortam içinde ikili olarak deneyimleyebiliyorum. İçinde yaşadığım toplulukta yeteneklerim değerlendirili­yor. Ürettiğim değerin bir kısmını topluma ve doğaya geri veriyorum, insanlığın ve diğer canlıların ortak yaşam alanlarının güçlendirilmesi için.

Eski toplumlarda insanlar birbirleriyle acımasızca savaştırılıyorlarmış mülkiyet için! Bizler üretim araçlarına sahip değiliz, ama gerçekte her şey benim ve hepimi­zin! Bana ait olan şeyler, duygularım, düşüncelerim, zevklerim! Gerçekte paylaşıl- madığında, onlar bile bir anlam taşımıyorlar, öyle değil mi?

Gerek ortak yaşam ve gerekse gündelik yaşam tercihlerim konusunda çok çeşitli örgütlenmeler içinde kendimi ifade edebiliyorum. Pek çok inanç ve etnisitenin kül­türel çalışmalarına katılabiliyor; insanlığın bir uğrağı hakkında bilgilenebiliyor; bu kültürel yaşam tarzını deneyimleyebiliyorum. Eşdeğerliliği tartışılmayan farklı kültürlerin dillerini öğrenme konusunda çaba harcıyorum; öğrenilecek ve yaşana­cak ne çok şey var bazen şaşırıyorum.

Toplumsal cinsiyet ve cinsel yönelimler, fark gözetmeksizin kendini gerçekleştirme olanağına sahipler. Çocuk ve ev sorumlulukları toplumsallaştırıldığı için hayat, kadınlar, erkekler ve LGBTİ’ler için daha kolay! Anne, baba ve çocuk için ortak mekânlar/komünlerde yaşamak kadar, farklı olanlara yönelmek de mümkün.

İnsan doğanın bir parçası olduğu için doğaya her müdahale ateşli tartışmalar ya­ratıyor içimizde; bu konuda çok ciddi örgütlenmeler ve platformlar var. Ben bu tartışmalara katılıyor; doğa karşısında atılacak her adımda “doğanın temsilcisi” olarak oy kullanıyorum ve bu duyarlığı geliştirmeye çalışıyorum.

Sadece ben değil, evdeki ve sokaktaki köpekler, kuşlar doğadaki canlılar da aç de­ğiller! Hepimizin barınacağı yerler var. Bu yerlerin abartmadan, daha konforlu ol­ması için tartışıyor ve ne kadar çalışmamız gerektiğini planlıyoruz. Evler uyumak ve özel anlarımız için, dışarıdaki hayat ise çok canlı, renkli ve umutlu!

Uzak diyarlar çekiyor beni! Eski toplumlarda insanların çok büyük bir çoğunluğu etnik ve dinsel çitlerin içinde tutulur; birbirlerine geçişler çok zor olurmuş! Bizler ise istediğimiz bir coğrafyada/komünde yaşamanın ve çalışmanın olanaklarına sahibiz.

Toplumumuzda siyaset bitmiş değil; dar antagonizmalar doğuran toplumsal bö­lünmeler devam ediyor; üzerimizde iktisadi ve siyasal olanın baskısını hissetme­den, toplumsalın sınırlarını yeniden kurmak için hegemonya mücadelesini sürdü­rüyoruz; yani komünist toplumda demokratik siyaset devam ediyor.

Yararlanılan Kaynaklar

Badiou, Alain (2011) Komünist Hipotez. İstanbul: Encore Yayınları.

Badiou, Alain (2010) Yüzyıl (Çev: Işık Ergüden) İstanbul: Düşünsel Yayınları.

Batı, Uğur. (2010) “Liberal Demokrasinin Dönüşümü Ya da Post Marksist Teorinin Zafiyeti: Radi­kal Demokrasi Projesinin Eleştirisi”. Akademik Bakış Dergisi, Sayı: 22, Ekim-Aralık.

Bilecen, Tuncay ( 2010). “Birikim Dergisinde Demokrasi Algısı. Türkiye’nin Sorunlarına Sosyalist Bir Yaklaşım”. Yayınlanmamış Doktora Tezi. Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Bottomore, Tom (2005) Marksist Düşünce Sözlüğü. İstanbul: İletişim Yayınları.

Bowles, Samuel ve Herbert, Gintis (1996). Demokrasi ve Kapitalizm Mülkiyet, Cemaat ve Mo­dern Toplumsal Düşüncenin Çelişkileri. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Callinicos, Alex. (2007) Toplum Kuramı Tarihsel Bir Bakış. İstanbul: İletişim Yayınları.

Cangızbay, Kadir (2003) Sosyalizm ve Özyönetim. Reel Sosyalizmden Sosyalist Realiteye. An­kara: Ütopya Yayınevi.

Demir, Gökhan (2014) Post-Marksizm ve Radikal Demokrasi. İstanbul: Patika Kitap.

Edwards, Bryce (2010) “Identity politicsvsclasspolitics” – 8/9: Neoliberalismandidentitypoli- tics, anuancedclassanylysis” (Çev: Mustafa Durmuş) http://liberation.typepad.com/libera- tion/2010/01/identity-politics-vs-class-politics-8-9 neoliberalism-and-identity-politics.html.

Engels, F. (2005) Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni. 13. Baskı. Ankara: Sol Yayınları.

Holz, Hans Heinz (2012) Sosyalizmin Yenilgisi ve Geleceği. İstanbul: Yordam Kitap.

International Labour Organisation. Global Wage Report 2014/15- Wagesandincomeinequality, (Aralık 2014).

Laclau, Ernesto (2005) “Yapı, Tarih ve Siyaset”, Olumsallık, Hegemonya, Evrensellik, Solda Güncel Diyaloglar, İstanbul: Hil Yayınları.

Laclau, Ernesto, Chantal, Mouffe (2012). Hegemonya ve Sosyalist Strateji. Radikal Demokratik

Bir Politikaya Doğru. (Çev: Ahmet Kardam). İstanbul: İletişim Yayınları.

Lenin, V.İ. (2003) Devlet ve İhtilal. (Çev: Kenan Somer). Ankara: Bilim ve Sosyalizm Yayınları, 15.

Kaygalak, Sevilay (2001), “Post-Marksist Siyasetin Sefaleti: Radikal Demokrasi”, Praksis Sayı: 1.

Marx, K (1991). Fransa’da İç Savaş. (Çev: Kenan Somer) 3. Baskı. Ankara: Sol Yayınları.

Marx, K., Engels, F. (2004). Alman İdeolojisi (Feuerbach) Ankara: Sol Yayınları.

Mouffe ve Chantal (2001) Demokratik Paradoks. (Çev: A.Cevdet Aşkın) Ankara: Epos Yayınları.

Özkazanç, Alev (2003) “Marx ve Demokrasi” Marx ve Hukuk, Din, Demokrasi, İlkel Sermaye

Birikimi, Pozitivizm-Siyaset, Akademinin Solu. Ankara: İmge Kitabevi.

Ranciere, JacQues (2014). Demokrasi Nefreti. (Çev: Utku Özmakas) İstanbul: İletişim Yayınları.

Sayın, Mahir (2008). Komün’den Ekim’e, Ekim’den Bugüne Sosyalist Demokrasi. İstanbul: Er- ginbay Yayıncılık.

SYKP (2013). Program.

Timur, Taner (2000). Toplumsal Değişme ve Üniversiteler. Ankara: İmge Kitabevi Yayınları.

Tonak, Ahmet (2014) Prekarya mı, Proleterya mı? http://www.sendika.org/2014/12/prekarya-mi- proleterya-mi-e-ahmet-tonak/

TÜİK, Hanehalkı İşgücü İstatistikleri, Mayıs 2014, Sayı: 16010, (15 Ağustos 2014), http://www. tuik.gov.tr

Wood, Ellen Meiksins. (2003). Kapitalizm Demokrasiye Karşı. Tarihsel Maddeciliğin Yeniden

Yorumlanması. (Çev: Şahin Artan) İstanbul: İletişim Yayınları.

http://www.akparti.org.tr/upload/documents/akparti2023siyasivizyonuturkce.pdf

(17.12.2014).

http://www.birikimdergisi.com/sayi/158/post-marksizm-kureseUesme-evrenseUik-ve-etik

(17.12.2014).

https://www.worldwealthreport.com/ (12.12.2014).

Dipnotlar

[1] Callinicos, Alex (2007).Toplum Kuramı Tarihsel Bir Bakış. İstanbul: İletişim Yayınları s. 31.

[2]  Marx ve Engels’e göre Komünizm, deneysel olarak, ancak egemen halkların “hep birden” ve eş zamanlı hareketi olarak olanaklıdır, bu da üretici gücün evrensel gelişmesini ve buna bağlı olan dünya ilişkilerini varsayar.

“Komünizm, ne yaratılması gereken bir durum, ne de gerçeğin ona uydurulmak zorunda olacağı bir ülküdür. Biz bugünkü duruma son verecek gerçek bir harekete komünizm diyoruz. Bu hareketin koşulları, şu anda varolan öncül­lerinden doğarlar”. K.Marx, F.Engels. (2004). Alman İdeolojisi (Feuerbach) Beşinci Baskı. Ankara: Sol yayınları, s.62.

[3] Engels, F. (2005). Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni. Onüçüncü Baskı. Ankara: Sol Yayınları, s.199.

[4] Aynı, 2005, s.199.

[5] Lenin, V.İ. (2003). Devlet ve İhtilal. (Çev: Kenan Somer).Ankara: Bilim ve Sosyalizm Yayınları, 15.

[6] Aynı, 2003, s.22.

[7] Aynı, 2003, s.22.

[8] Ranciere, Jacques (2014) Demokrasi Nefreti.    (Çev:    Utku Özmakas)  İstanbul: İletişim Yayınları, s.8.

[9] Bilecen, Tuncay. (2010). “Birikim Dergisinde Demokrasi    Algısı.  Türkiye’nin Sorunlarına Sosyalist Bir Yaklaşım”. Ya­

yınlanmamış Doktora Tezi. Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

[10] Aynı, s. 31.

[11] Aynı, s. 31.

[12]  Bowles, Samuel ve Gintis, Herbert (1996). Demokrasi ve Kapitalizm Mülkiyet, Cemaat ve Modern Toplumsal Düşün­cenin Çelişkileri. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, s.39.

[13] Ranciere, a.g.e.. 2014, s.8-9.,

[14] Aynı, s.8-9.

[15] Ranciere, 2014, s.8-9.

[16] Badiou, Alain (2010). Yüzyıl (Çev: Işık Ergüden) İstanbul: Düşünsel Yayınları, s.8-9.

[17] Laclau, Ernesto ve Mouffe, Chantal (2012). Hegemonya ve Sosyalist Strateji Radikal Demokratik Bir Politikaya Doğru. İstanbul: İletişim Yayınları.

[18] Sayın, Mahir (2008). Komün’den Ekim’e, Ekim’den Bugüne Sosyalist Demokrasi. İstanbul: Erginbay Yayıncılık, s.79).

[19] Köker, Levent (2008), Demokrasi Eleştiri ve Türkiye, Dipnot Yayınları, Ankara, s.360.

[20] Sayın, a.g.e.. 2008, s.33.

[21] Keyman, Fuat (2000), s.IX ; Akt: Bilecen, a.g.e. 2010, s.62.

[22] Laclau ve Mouffe. a.g.e. 2012, s.29.

[23] Demir, Gökhan (2014) Post-Marksizm ve Radikal Demokrasi. İstanbul: Patika Kitap, s.212.

[24] Laclau ve Mouffe, a.g.e. s 270.

[25] Laclau ve Mouffe, a.g.e. 2012, s.8.

[26] Aynı, s.14-15.

[27] Aynı, s.16.

[28] Aynı, s.16-17.

[29] Aynı, s.195-196.

[30] Aynı. s.29.

[31] Timur, 2000, s.299.

[32] Bowles ve Gintis, 1996: 283.

[33] Laclau ve Mouffe, a.g.e. 2012, s.246.

[34] Aynı, s.147.

[35] Bilecen, a.g.e. 2010, s.65-66).

[36] Laclau ve Mouffe, a.g.e. 2010, s. 257.

[37] Aynı, s. 113.

[38] Aynı, s. 13.

[39] Laclau, Ernesto (2005). “Yapı, Tarih ve Siyaset”, Olumsallık, Hegemonya, Evrensellik, Solda Güncel Diyaloglar, İstan­bul: Hil Yayınları, s.226.

[40] Laclau, Mouffe, a.g.e. 2012, s.195, 204.

[41] Aynı, s.22).

[42] Chantal, Mouffe (2001) Demokratik Paradoks. (Çev: A. Cevdet Aşkın) Ankara: EPOS Yayınları, s. 134-135.

[43] Bottomore, Tom (2005) Marksist Düşünce Sözlüğü, İstanbul: İletişim Yayınları, s.137.

[44] Lenin, a.g.e. 2003, s.50.

[45] Aynı, s.50.

[46]  Özkazanç, Alev (2003) “Marx ve Demokrasi” Marx ve …. Hukuk, Din, Demokrasi, İlkel Sermaye Birikimi, Pozitivizm- Siyaset, Akademinin Solu. Ankara: İmge Kitabevi, s.123.

[47] Aynı, s.130.

[48] Marx, Engels, a.g.e. 2004, s.22.

[49] Bottomore, a.g.e. s.128.

[50] Holz, Hans Heinz (2012) Sosyalizmin Yenilgisi ve Geleceği. İstanbul: Yordam Kitap, s.123-154.

[51] Sayın, a.g.e. 2008, s.33.

[52]  Cangızbay, Kadir (2003) Sosyalizm ve Özyönetim. Reel Sosyalizmden Sosyalist Realiteye. Ankara: Ütopya Yayınevi. s.16.

[53] Badiou, Alain (2011) Komünist Hipotez. Encore Yayınları, s.10.

[54]  Wood, Ellen Meiksins (2003). Kapitalizm Demokrasiye Karşı. Tarihsel Maddeciliğin Yeniden Yorumlanması. (Çev: Şahin Artan) İstanbul: İletişim Yayınları, s.303.

[55] Callinicus, a.g.e. 2007, s. 81.

[56] Aynı, s.133

[57] Bottomore, a.g.e. 2005, s. 527.

[58] Wood, a.g.e. 2003, s.281.

[59] Laclau, Ernesto. http://www.birikimdergisi.com/sayi/158/post-marksizm-kuresellesme-evrensellik-ve-etik (17.12.2014)

[60] Cangızbay, a.g.e. 2003, s.27.

[61] Wood, a.g.e. 2003, s.281.

[62] Wood, a.g.e. 2003, s.340.

[63] Demir, Gökhan (2014) Post-Marksizm ve Radikal Demokrasi. İstanbul: Patika Kitap. s.209.

[64] Aynı, s.210.

[65] Wood, a.g.e. 2003, s.24.

[66] Demir, a.g.e.     2014,    s.213.

[67] Wood, a.g.e. 2006, s.22.

[68] Demir, a.g.e.     2014,    s.211, 213.

[69] Wood, a.g.e. 2006, s.22-23.

[70] Wood, a.g.e. 2006, s.24.

[71] Laclau ve Mouffe, a.g.e. 2012, s.15.

[72] Kaygalak, Sevilay (2001), “Post-Marksist Siyasetin Sefaleti: Radikal Demokrasi”, Praksis 1, s.33-59.

[73]  http://www.akparti.org.tr/upload/documents/akparti2023siyasivizyonuturkce.pdf

[74] Demir, a.g.e. 2014, s.201; Batı, 2010.

[75] Demir, a.g.e. 2014, s.212).

[76] http://www.birikimdergisi.com/sayi/158/post-marksizm-kuresellesme-evrensellik-ve-etik, 21.12.2014.

[77] Demir, a.g.e. 2014, s.211; Batı, 2010.

[78] Wood, a.g.e. 2006, s. 24, 95.

[79] Aynı, s.23. 54

[80] Wood, a.g.e. 2006, s.24.

[81] Aynı, s.29.

[82]  Edwards, Bryce (2010) “Identity politicsvsclasspolitics” – 8/9: Neoliberalismandidentitypolitics , anuancedclassanyl- ysis” (Çev: Mustafa Durmuş. http://liberation.typepad.com/liberation/2010/01/identity-politics-vs-class-politics-8-9 neoliberalism-and-identity-politics.html

[83] Marx, a.g.e. 2005, s.65.

[84] Wood, a.g.e. 2006, s.332.

[85]       https://www.worldwealthreport.com/, 12.12.2014.

[86]       http://www.sendika.org/2014/12/prekarya-mi-proleterya-mi-e-ahmet-tonak/

[87]       International Labour Organisation, Global Wage Report 2014/15- Wagesandincomeinequality, December, 2014.

[88]       TÜİK, Hanehalkı İşgücü İstatistikleri, Mayıs 2014, Sayı: 16010, 15 Ağustos 2014, http://www.tuik.gov.tr.

[89]       Cangızbay, a.g.e. 2003, s.43-44.

[90]       Aynı, s.43-44.

[91]       SYKP Programı, 2013.

TEILEN