Kapitalizmin Merkez(ler)i Değişiyor mu? – M. Ramazan

0
866

 

Küresel Güçler Arası Hegemonya Yarışı

Küresel düzeyde politik güçler arasındaki ilişkilerin yeniden tanımlandığı, eko­nomik politik ve kültürel düzeyde büyük değişimlerin gerçekleştiği bir dönem­de yaşıyoruz. Kapitalizm bu değişimlere kendisini uyarlayarak yeni alanlar ve yeni nefes boruları açarak ayakta kalmaya çalışıyor. Kapitalist sistemin evrimine uygun olarak şekillenen yeni dönem, aynı zamanda küresel ilişkilerin yeniden dizayn edildiği yeni bir tarihsel evreye tekabül etmektedir. Kapitalizmin geçir­diği değişimin üretici güçlerde yarattığı niteliksel değişiklikler, sosyal sınıflarda depremler yaratarak yeni karılmaların ve biçimlenmelerin de önünü açmaktadır.

ABD Ortadoğu petrolleri üzerinde kesin bir egemenlik sağladıktan sonra da, dünyanın en geniş petrol yataklarının bulunduğu Kafkasya bölgesi bu ülke için hedef olmaya devam etti. II. Dünya savaşından sonra bu bölgelerde hâkimiyet kurmak isteyen ABD için Sovyet iktidarı aşılması güç bir engel haline gelmişti. 1960’lardan sonra Mısır, Suriye, Irak ve Libya gibi ülkelerde ABD karşıtı Arap ulusalcılığının gelişmesi ve nihayet 1979’da İran İslam Devriminin gerçekleşme­si, ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarlarına önemli darbeler vurmuştu.

Bundan sonra, başını çektiği emperyalist sistemi küresel düzeyde kalıcı ve teh­ditten uzak bir noktada tutmak ve Ortadoğu ve Avrasya’da etkin ve daha güçlü bir konuma gelebilmek için ABD’nin öncelikli stratejik hedefi Sovyet iktidarını yıkmaktı. Soğuk savaş dönemi boyunca hem Sovyetler Birliği hem de bağım­sızlıkçı ve toplumsal hareketlere karşı çok kapsamlı ve çok yönlü saldırılara gi­rişti. Ayrıca Ortadoğu ve Orta Asya’da daha etkin bir güç olmak için Sovyetler Birliği’ne karşı İslamcılığın desteklenmesi de bu politikanın bir parçası olarak ele alınabilir. Bu yönelim ekseninde ABD uzmanlarının yıllarca üzerinde çalıştıkları ‘Avrasya’ stratejisi geliştirildi. Çünkü Avrasya’nın denetim altına alınması, en büyük küresel rakip olan Çin’in kuşatılması demektir.

SSCB’nin çöküşünün ardından dünyanın tek süper gücü haline gelen ABD, o tarihten itibaren stratejisini bu konumunu koruma, rakip güçlerin ortaya çıkma­sını önleme üzerine kurdu. Bunun yolu ise enerji kaynaklarının ve ulaşım hatla­rının fiziksel olarak kontrol edilmesinden, muhtemel rakiplerin kuşatılmasından geçiyordu.

ABD bunu yapabilmek için, geçmişteki politik dengelerin ürünü olan uluslara­rası hukuku ve BM’yi devre dışı bırakacak şekilde “demokrasi, insan hakları ve serbest piyasayı korumak için gerekirse tek yanlı olarak davranacağını” ilan etti. 11 Eylül saldırılarına yanıt verme bahanesiyle girişilen Afganistan ve Irak işgal­leri, çoktandır hazır bulunan stratejik planların uygulamaya geçirilmesinin bir bahanesini oluşturdu. Bu ‘cezalandırma’ savaşları gerekçesiyle ABD, Orta Asya ülkelerinde Rusya’ya ve Çin’e karşı askeri üsler edindi; Ortadoğu’nun kalbine büyük bir askeri yığınak yaptı. Bundan sonraki hedef, Rusya ve Çin’le yakın ilişki içinde bulunan ve Çin’in petrol tedarikçisi olan İran’dı. Genel hedef ise büyük enerji deposu olarak Ortadoğu’nun bütününün kontrol altına alınmasıydı.

ABD’nin Avrasya’da en fazla çekindiği ülkeler Rusya ve Çin’dir. Rusya özellikle 1990’lardan sonra -uzun bir süre ekonomik ve politik olarak bir istikrarsızlık ya­şamış olsa da- bölgede etkinliğini artırmış, özellikle Kafkas petrollerinin bulun­duğu bölgelerdeki etkinliğini korumuş, Putin dönemiyle birlikte bu etkinliğini arttırarak istikrara kavuşturmuştur. Uzunca bir süre kendi iç politik sorunlarıy­la uğraşan Rusya, ABD’nin Özbekistan, Türkmenistan ve Kırgızistan’da askeri üsler kurmasına sessiz kaldı. Ancak bugün ABD ve AB’nin Avrasya’ya hâkim olmak için oluşturdukları ittifaka karşı güçlü bir direniş gösterdiği gibi alternatif stratejiler de geliştirmektedir. Keza, bölgedeki diğer büyük aktör olan Çin, gerek ekonomik gerekse askeri olarak ciddi bir büyüme sürecine girmiş ve ABD’nin küresel hegemonyasını tehdit eder bir duruma gelmiştir.

ABD’nin dünyayı bir bütün olarak sömürgeleştirme stratejisi ekseninde Afganis­tan ve Irak’ı işgal etmesi ile bölge coğrafyası, uluslararası güçler arasında pazar paylaşım rekabetinin odağı haline geldi. Böylece ABD tüm küresel ve bölgesel güçlerin dikkatini bu bölgelere çekmekle kalmadı, aynı zamanda Ortadoğu’da hegemonyasını pekiştirecek bir askeri stratejiyi uygulayıp küresel sistemle ça- tışmalı olabilecek bütün politik güçlerin tasfiyesini hedeflediğini çok açık olarak dile getirdi. Ancak, kendisini dünyanın imparatoru ya da tek hâkim gücü olarak görmeye başlamasından sonra, yerkürenin bütün stratejik alanlarını kendi sınır­ları olarak ilan eden ABD, işgaller ve yerel güçlerin direnişleriyle birlikte ortaya çıkan somut durum karşısında, dünyayı tek başına kontrol edemeyeceğini de fii­len görmüş oldu. ABD’nin muazzam askeri üstünlüğüne karşın rakipleri, ekono­mik ve politik alanda hızla güç kazanıyor ve dünya çok kutuplu hale geliyordu.

ABD’nin tek kutuplu dünya tasarımına karşı çıkan Çin ve Rusya, hızla ittifak­larını geliştiriyorlar ve küresel düzeyde etkinliklerini artırıyorlar. Bu iki ülke öncelikle ABD’yi Asya’dan uzak tutmaya, genelde ise “çok kutuplu dünya” ta­sarımlarını kabul ettirmeye çalışıyorlar. Avrupa ise toplamdaki büyük ekono­mik ve askeri gücüne rağmen ortak bir irade oluşturma konusunda zorluklarla boğuşarak yeni bir küresel güç olma yolunda ağır aksak ilerliyor. Rusya ve Çin’in Asya’nın iki stratejik gücü olarak Suriye konusunda almış oldukları tutum, Orta­doğu siyasetinde bir güç olarak var olacaklarını ortaya koydu. Keza aynı şekilde Ukrayna’da ortaya çıkan politik durum, Doğu Avrupa ve Balkanları çok daha derinden etkileyecek bir sürecin parçası olarak yeni rekabet alanlarının, çatışma­ların ve ittifakların önünü açacaktır.

Burada tüm küresel güçlerin temel stratejik yönelimlerinin merkezine oturmuş olan Avrasya’ya özel bir vurgu yapmak gerekir. Küresel hegemonya yarışında ve bölgesel ittifakların gelişmesinde bugün belirleyici olan bölge Avrasya’dır. Hem kapitalizmin yaşadığı yapısal krizin etkilerini sahip olduğu mevcut kaynaklar­la dengeleyemeyen ülkeler açısından, hem de küresel alanda ortaya çıkan yeni konjonktürde kendisine yeni alanlar açmak isteyen küresel aktörler açısından Avrasya kadraja oturmuş durumdadır. ABD’nin, dünya kapitalist sisteminin li­der gücü olarak bu coğrafyanın dışında bulunması onun bütün yönelimlerini ve planlarını etkilemektedir. Çünkü bölge en iddialı ve dinamik devletlere ev sa­hipliği yapmaktadır. ABD’nin hemen ensesinde biten altı büyük ekonomi (Rus­ya, Çin, Hindistan, Japonya, Endonezya, İran) ve en büyük altı silah alıcısı bu bölgede bulunmaktadır. Dünyanın ABD dışında kalan tüm nükleer güce sahip ülkeleri bu bölgede yer almaktadır. Gerek sahip olduğu nüfus (dünya nüfusu­nun yaklaşık %75’i) gerekse ekonomik potansiyelleriyle (dünya GSMH’sinin % 60’ına ve dünyanın bilinen enerji kaynaklarının dörtte üçüne sahip) Avrasya kı­tası küresel hegemonya yarışında ABD’ye kafa tutabilecek güce sahiptir. Avras­ya, “Yerkürenin en büyük kıtasıdır ve bu bölgeye hükmeden bir güç, dünyanın en ileri ve ekonomik olarak en verimli üç bölgesinden ikisini kontrol edecektir. Avrasya’nın sahip olduğu bu özellikler tek bir süper gücün bu bölgede belirleyici olmasını zorlaştırmakta, bölgeyi küresel güçlerin bir kapışma ve alan kapma sa­hasına dönüştürmektedir.”

Dünyanın stratejik merkezi olmasının nedenleri çok daha belirgin olarak ortaya çıkan Avrasya ve çeper bölgesi, uluslar-üstü sermayenin de çekim merkezinde bulunuyor. Dünyanın önemli enerji yataklarının bulunduğu bir bölge olduğu gibi, aynı zamanda dünya nüfusunun nerdeyse 4/3’ünü barındıran eşsiz bir pa­zar oluşturmaktadır. Bu nedenle Avrasya’da birden çok küresel oyuncu bölgede etkinliğini çok yönlü artırmanın yollarını aramaktadır. Burada öne geçen oyun­cular, küresel ilişkilerde birkaç adım ön plana çıkacaktır. Hemen tüm küresel sistem güçleri bu gerçeğin farkında olup bölgesel politikalarını buna göre belir­lemektedirler.

ABD ile diğer küresel güçler arasındaki rekabet, emperyalistler-arası bir liderlik mücadelesidir. ABD mevcut hegemonik konumunu yitirmeme; diğer güçler ise onu geriletme çabası içindedir.

Ekonomik, politik ve askeri gelişmeler küresel rekabetin merkezinin Asya’ya kaydığını göstermektedir. Küresel sermaye grupları için azami kâr imkânı sunan bir bölge olarak Asya kıtası küresel kapitalist sistemin stratejik odak noktasına dönüşmüş durumda. Sahip olduğu ucuz işgücü, ekonomik kapasitesi ve gelişme düzeyi önümüzdeki 15-20 yıllık süre zarfında Çin’in ABD’yi geride bırakarak dünyanın en büyük ekonomisi haline gelebilme potansiyeli taşıdığını göster­mektedir. Böylesi bir gelişme coğrafi, ekonomik, siyasi ve askeri pek çok deği­şimin yaşanmasına aracılık edecek, mevcut dengeleri değiştirecektir. IMF’nin 8 Nisan itibariyle güncellediği veri tabanına göre 2013 yılında milli gelirde ABD 16 trilyon 780 milyar dolarla birinciliğini korurken, Çin 9 trilyon 181 milyar dolarla ikinci sırada yer almaktadır. 2003 yılında ise ABD 10 trilyon 882 milyar dolar ile 1. sırada yer alırken aynı yılda Çin 1 trilyon 410 milyar dolar ile dünyada 7. bü­yük ekonomi idi. Sadece bu büyüme oranları bile önümüzdeki dönemde ortaya çıkabilecek tablonun tahmin edilmesi için yeterlidir.

Bu küresel liderlik yarışında bulunan oyuncuları hem yaşanan ekonomik krizin etkileri, hem de sahip oldukları potansiyeller üzerinden tek tek değerlendirmekte fayda var.

ABD

1980’li yılların başlarında dünya siyaset sahnesinde iki oyuncu egemendi: Sovyet- ler Birliği ve ABD. Dünya siyaseti iki kutupluydu. Reel sosyalizmi ve kapitalizmi temsil eden iki süper güç, dünyanın neredeyse tümünü ya bizzat, ya da ittifak­lar yoluyla egemenlik alanları olarak paylaşmışlardı. 1980’li yılların ortalarından itibaren Sovyetler Birliği, bu ülkede uygulanan sosyalist modelin yapısal sorun­larının iyice ağırlaşması, ekonominin özellikle muazzam savunma harcamaları nedeniyle tıkanması sonucunda ciddi ve güncel bir dış müdahale olmadan kendi içine çöktü. ABD bir anda dünya siyasetini belirleyen neredeyse tek ve rakipsiz bir güç haline geldi. Sovyetler Birliği’nin ABD’yle boy ölçüştüren askeri gücü bir­kaç yıl içinde tasfiye oldu. Dolayısıyla ABD, dünyanın her bölgesine yayılan, en gelişkin teknolojiyi kullanan ve en önemlisi rakipsiz kalan, muazzam bir askeri aygıtın sahibiydi. Askeri harcamalara ilişkin rakamlar ABD’nin ne denli rakipsiz olduğunu ortaya koyuyor: 1992 yılında dünyadaki toplam askeri harcamalar 785 milyar dolar iken ABD’nin harcaması 374 milyar dolarla bunun %48’ini oluştu­ruyordu. (Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü-SIPRİ)

Ekonomik açıdan ise 1990’lı yılların ortasında ABD diğer ülkelere göre açık aray­la öndeydi. ABD’nin GSMH’si 1998 yılında 7 trilyon 903 milyar dolar ile dün­ya toplam GSMH’sının %22’sini oluşturuyordu. Onu 4 trilyon dolar ve %11 ile izleyen Japonya, ABD’nin ancak yarısı kadar bir GSMH’ya sahipti. Çin ise aynı dönemde 923 milyar dolarla kendine ancak 9. sırada yer bulabiliyordu.[1]

Bu rakamlar, ABD’de öz-güven ve cesaret patlaması yaratarak ABD’li yönetici elit içinde, bu devletin yeryüzünde her şeyi yapabileceğine dair inancın daha da gelişmesine yol açtı. Bu durum ‘tarihin sonu’ mavralarının doğmasına ve impa­ratorluk ilanına kadar uzanan sonuçlar yarattı ve neo-liberalizme ölümsüzlük sıfatı yakıştıran bir algının oluşturulmasına imkân verdi.[2]

Ama çok değil on yıl gibi kısa bir süre sonra ‘imparatorluk’ sallanmaya ve alarm vermeye başladı. ABD, dünya ölçüsünde oluşturduğu jandarmalık güç ve üs­tünlüğünü, askeri harcamalara GSMH’sından ayırdığı %5’lik pay ile sağlıyordu (SIPRİ). Üretim faaliyetlerini büyük oranda ucuz işgücü ve hammaddenin bu­lunduğu Asya’ya kaydıran ABD, küresel düzeyde ekonomik faaliyetlerin oda­ğının da bu bölgeye kaymasını sağlamıştı. Buradan tahvil ve bonolarla, borsa oyunlarıyla, spekülatif, finansal balonlarla paralar kazanan ve yaptığı vurgunları kendi sermaye gruplarına çeşitli yöntemlerle dağıtan aymaz bir ekonomik poli­tika izledi. Bu politikanın yarattığı bütçe açığını ve cari açığı Çin, Japonya gibi kendi ekonomilerinin ayakta kalması için ABD’nin tüketmesine muhtaç olan ül­kelere ödetiyordu. Ancak bunun ilelebet sürmeyeceği aşikârdı ve tepetaklak bir hale gelmesi uzun sürmedi.

2008 yılında Mortgage krizi yıllık %0,3 küçülme yarattı. Bunu 2009 yılında yıllık %3’e yakın küçülme takip etti. Bu ABD için tam anlamıyla bir şok etkisi yarattı. 16 trilyonluk gelire yaklaşmış, kişi başına geliri 50 bin doları aşan, 320 Milyon nüfuslu ABD için bu ağır bir fatura oluşturdu. Devletin ekonomiye müdaha­lesi gecikmedi. İlk olarak, 700 milyar dolarlık, yetmeyince 787 milyar dolarlık yardımla can simidi oluşturulmaya çalışıldı. Krizin hemen öncesinde Afganistan ve Irak işgallerinin bütçede yarattığı 900 milyar dolarlık fatura krizle birleşince ABD bütçesi deyim yerindeyse delik deşik oldu. Lakin bu da krizin etkilerini azaltmaya yetmedi. 2010’da bütçe açığı GSMH’nin %9’u gibi yüksek bir düze­ye ulaştı. Tüm çabalara ve alınan önlemlere rağmen 2012’de bütçe açığı ancak %7’ye geriletilebildi.

ABD Başkanı Barack Obama’nın seçim vaadi olan sağlık reformunu hayata ge­çirmesi sağlık harcamalarını milli gelirin %18’ine çıkararak mevcut bütçe açığına tuz biber ekmiş oldu. Takip eden yıllarda krize devlet müdahalelerini yenileri izledi. Ancak, tüm bu müdahalelerin yaşanan ekonomik krizden bir çıkış zemini oluşturmadığını ABD Merkez başkanı kendi ağzıyla açıkladı.[3]

ABD’nin ekonomik kriz öncesi Afganistan ve Irak’ta askeri olarak saplandığı ba­taklık ve yaşadığı güç kaybı kriz sonrası yaşanan ekonomik daralmayla pekişmiş oldu. İmparatorluk hayali çoktan çöpe atılmış durumda. Suriye’deki Kimyasal silah meselesinde, Rusya’nın restinden sonra Suriye’de Esat’a müdahale etme­mesi/edememesi ve Putin’in çözümüne sarılması bunun göstergesi.

ABD artık küresel hegemonya yarışında rakipleri olduğunun farkında. Daha da önemlisi, Rusya-Çin ittifakı her geçen gün etkisini artırıyor ve ABD, bu ittifaka bölgesel bir güç olarak İran’ın eklemlenebileceğinin de farkında. İran’la oluştur­maya çalıştığı yeni bölgesel ittifak zemini tam da bu hesaplarla şekilleniyor. Bir de Almanya’nın böylesi bir ittifaka yaklaşması muhtemele olabilir ki bu, ABD için kâbus demektir. Bu yüzden ABD, elini çabuk tutup gücünü restore etme ve AB ile (özellikle Almanya ile) Ukrayna meselesi üzerinden Rusya’ya karşı bir cephe açma çabası içinde. Askeri olarak kapışmaktan çekindiği Rusya’yı bu yolla yalıtma hesapları yapıyor ve hamlesini, AB ile yapılmak istenen yeni serbest pa­zar anlaşmasına tutunarak, ekonomik anlamda toparlanarak pekiştirmek istiyor.

RUSYA

Sovyetler Birliği’nin mirasçısı Rusya 1990’larda tam bir çöküntü içerisindeydi. Sovyetler Birliği döneminin cumhuriyetleri ayrılmış, kapitalizme hızlı geçiş sar­sıntılarını yaşayan ekonomi dibe vurmuş, toplumda etik bir çöküntü baş gös­termişti. Rusya dünya egemenliğine ilişkin bütün iddialarını bir kenara atmış, başta ABD olmak üzere Batılı emperyalistlerin yardımlarına muhtaç kalmıştı. Boris Yeltsin’in başkanlığı döneminde Rusya ayakta kalma mücadelesi veri­yordu. Yeltsin’in halefi olan Putin’in başkanlığı dönemi (2000’den itibaren) ise Rusya’nın yeniden ayağa kalkıp küresel bir güç olma iddiasında bulunduğu bir dönem oldu. Putin ülkenin önemli kaynakları ham petrol ve doğal gazı kulla­narak önce ülkeyi düzlüğe çıkardı. Akabinde sürdürdüğü otoriter rejimle silah sanayisi dışında diğer tüm alanlarda özelleştirmeyi, piyasalaşmayı, yani neo-li- beralizmi hâkim hale getirdi. Bu, Rusya’nın küresel kapitalist sistemle hızla bü­tünleşmesini sağlamakla kalmadı, aynı zamanda onu küresel bir oyuncuya dö­nüştürdü.

Rusya, özellikle de Suriye krizinde ABD karşısında takındığı tutum ve aldı­ğı inisiyatifle “Küresel hegemonya yarışında ben de varım” dedi ve ABD’nin Ortadoğu’yu bir bütün olarak dizayn etme ve eski gücüne yeniden kavuşma planlarına çomak sokan net bir tutum aldı. Açıktan Esat’ı destekledi ve arkasında durdu. Bunu, kendi çıkarlarını koruma ve bölgesel inisiyatif kazanma amacıyla yaptı; büyük oranda amacına ulaştı.

ABD Suriye’de kaybettiği inisiyatifi yeniden kazanma isteğiyle Ukrayna krizini bahane ederek Rusya’ya karşı hamle yaptı. Ancak burada, Rusya ABD’nin restini gördü ve bunları savuşturma yönünde hamleler yapmayı sürdürüyor. ABD bu süreçte Ukrayna üzerinden Rusya’yı terbiye etmeye çalışırken, Rusya’nın sahip olduğu enerjiye göbekten bağımlı olan Almanya’yı karşısında bulabilir.

1998-2008 döneminde Rusya yılda ortalama %7 büyüme ile kapitalizmin kendini yenilemesinde önemli bir misyon oynadı. Dünyaya pazarladığı ham petrol ve doğalgazıyla küresel kapitalizme entegre olan Rusya, ekonomik krizin en ağır biçimde yaşandığı 2009 yılında büyük bir darbe yedi. Krizin Rusya’ya faturası %8’e yakın küçülme oldu. Krizin ihracatı baltalaması ve enerji fiyatlarını aşağıya çekmesi Rusya için bu denli ağır bir fatura yarattı. Hükümetlerin krize karşı al­dıkları önlemler ve kurtarma paketleri sonrası ortaya çıkan kısmi düzelmelerin ardından Rusya ekonomisi yeniden artı’ya dönüş sinyalleri vermeye başlamıştı. Ancak, Ukrayna krizi gerekçesiyle AB’nin Rusya’ya yönelik ekonomik yaptırım­ları sertleştirmesi ve ABD-Suudi ortak projesi olarak petrol fiyatlarının daha da düşürülmesi Rusya ekonomisini çok zorluyor.

Tıpkı Almanya gibi ihracat ve ithalat dengesini doğru kuran Rusya, cari fazla ve­ren ülkelerden biri. 515 milyar doları bulan ihracatına karşılık 340 milyar dolar ithalat gerçekleştiriyor. Rusya’nın 2013 cari fazlası 75 milyar dolar. Rusya ihraca­tını ağırlıklı olarak AB ülkelerine yapmaktadır. Avrupa ve Rusya arasındaki iliş­kilerde doğalgaz önemli bir yere sahip. Avrupa’daki 6 ülke %80 ile 100 oranında; 7 ülke de %50 ile 80 arasında Rus gazına bağımlıyken AB’nin lokomotif gücü Almanya da %37 oranında Rusya’dan gelen gazı kullanıyor. Dahası, Türkiye %5, Çin %6 oranında Rus doğalgazını kullanıyor. Rusya’nın toplam ithalatında Çin %17’yle ilk sırada yer alırken, Almanya %12 ile ikinci sırada bulunuyor. ABD, Rusya’nın ithalatında ancak %5 civarında yer tutmaktadır.[4]

Rusya’nın enerji rezervi olarak 80 milyar varil kanıtlanmış ham petrolü, 48 tril­yon metreküp de doğalgazı var; halen dünyanın en büyük 3. ham petrol ve 2. büyük doğalgaz üreticisi. Ayrıca metalürji ve silah sanayisinde de Rusya dünyada söz sahibi. 143 milyonluk nüfusa sahip Rusya’da kişi başına düşen gelir 18 bin dolar civarında. Gelir dağılımı adaletsiz olan Rusya’da iç pazar da önemli bir yer tutmaktadır; nüfusun en tepedeki %10’u gelirin %42’sini almaktadır. Rusya’da işsizlik %6 seviyelerinde ancak genç işsizliği %15’lerde. Rusya İşgücünün %10’u halen tarımda istihdam ediliyor. Nüfusunun dörtte biri kırsal alanda yaşıyor. Sosyalizm deneyiminden baki kalan bir alışkanlıkla eğitim ve sağlık alanı büt­çeden hatırı sayılır bir pay alıyor; ancak bu alanlar da ticarileşme ve özelleşme yolunda.

Rusya’nın kamu maliyesi sağlam durumda. Bu da yabancı sermaye akışını cazip hale getiriyor. Doğrudan yabancı yatırım tutarı 553 milyar doları bulur­ken, Rusların dış yatırımları da 440 milyar dolar olarak ifade ediliyor. Rusya’nın kullandığı kredi stoku da 714 milyar doları bulmuş durumda. Mevcut durum ve sahip olduğu potansiyelleri ile Rusya, “Küresel güç olma yarışında ben de varım” diyor. Almanya da bu tespiti Ukrayna krizine kadar yapmış olmalı ki, Rusya ile ilişkilerini ve ittifak kurma zeminini tüm basınçlara rağmen koruma­yı ve Rusya’ya yakın durmayı sürdürüyordu. (Ukrayna krizi sonrasına ABD’nin zorlamasıyla uygulanan ambargo ve sonrasında OPEC ülkelerinin petrol fiyatla­rını aşağı çekmesi sonucunda Rusya’nın içerisine girdiği krizin sonuçları henüz netleşmiş değil.) Rusya, Çin’in de içinde yer aldığı BRICS’in politik sürükleyicisi olduğu kadar, ekonomisiyle de önemli aktörlerindendir.

ÇİN

ABD’nin küresel egemenlik yarışındaki muhtemel en büyük rakibi Çin’dir. Çin giderek daha belirgin biçimde bir küresel güç halini alıyor. Bunun temelinde bu ülkenin ekonomisinin müthiş bir hızla ve istikrarlı biçimde büyümesi yatıyor. Çin özellikle son 20 yılda dünya ekonomisinin etkili bir unsuru haline geldi. 1 milyar 355 milyon nüfusu ve 9,3 trilyon dolarlık GSMH’sı (Dünya bankası, Ara­lık 2013) ile ABD’nin hemen arkasında ikinci sırada yer alıyor. Çin, 1.409.852 milyar dolar GSMH ile 2003 yılında ABD’nin ( 10.881.609 milyar dolar) %15’ine tekabül eden bir milli gelire sahipken 2013 yılında bu oran %56 ya çıkmıştır. (Dünya bankası, eylül,2004)

Mao’nun 1976’da ölümünün ardından Deng Şiao-Ping’in reformlarıyla kapi­talizme tedrici biçimde entegre olan Çin, yoğun emek sömürüsünün sağladığı imkânlarla müthiş bir büyüme trendi yakaladı. Reel sosyalizmden umudu kesen ÇKP yöneticileri her ne kadar devlet kontrolünde bir ekonomik model oluştur- salar da piyasa ekonomisinin gerçeklerine uygun olarak hareket etmeye, tica­rileştirme politikalarına ve dünya kapitalist sistemiyle bütünleşmek için gerekli tüm adımları atmaya hız verdiler. 800 milyon işgücüne sahip olan Çin’de işsizlik oranı sadece %4. Bunu da yabancı sermayeye kapılarını ardına kadar açarak ve ucuz işgücüyle sağlıyor. Bunun bir sonucu olarak da yıllık büyüme oranı (son yıllara kadar) %10’un altına düşmedi. Çin öyle bir ülke ki kırların hızla çözülme­siyle şehirlere akıp gelen 250 milyon insan güvencesiz, karın tokluğuna ücretle çalışmayı kabul ederek işgücü piyasasına girebiliyor.

Çin’de yabancı sermaye miktarı 1,4 trilyon dolar iken Çin’in dış ülkelerde yaptığı yatırım miktarı 600 milyar dolara yakın. En önemli ihtiyacı olan enerji açığı­nı kapatmak için madenlere ve hammadde kaynaklarına yatırım yapıyor. Dün­yanın en büyük ihracatçısı olarak yaptığı 2,2 trilyon dolarlık ihracata karşılık 2 trilyonluk ithalat gerçekleştiriyor. Yani cari fazlaya sahip ülkelerden bir tanesi. Küresel ekonomiyle tam anlamıyla bütünleşen ve dünyanın atölyesi olarak anı­lan Çin’e yabancı yatırımcılar kadar bankalar da gerekli ilgiyi gösteriyor. Bugün Çin’in dış kredi stoku 863 milyar doların üstünde seyrediyor. Yavaş da olsa Çin, ağır sanayilere, ileri teknolojiye de yatırıma yöneldi. İşgücünün %34’ü hala ta­rımda, %30’u sanayide, hizmet sektöründe %36 işgücü var. Çin, yoksulluk ve işsizliği aşağıda tutuyor ama yüksek gelirli bir zümrenin oluşumunu da engelle­miyor. En alttakilerle en üsttekiler arasında fark hızla büyüyor.[5]

Çin ‘in en önemli sorunlarından biri; iç pazar darlığı. Düşük ücretler, uzun ça­lışma süreleri güvencesiz ve ağır çalışma koşullarıyla birleşince halk kazandığını harcamak yerine biriktirmeyi tercih ediyor. Halk, gelecek korkusu ile kazandığını biriktiriyor. Çin’de tasarruf oranı %50 düzeyinde; bu oran Türkiye’de %13’lerde seyrediyor. Hızla artan bir nüfusun önüne geçmek üzere doğum kontrolü politi­kasında başarı yakalayan Çin’i, şimdilerde yaşlanan nüfus derdi bekliyor. Devlet, temel hizmetleri karşılıyor ve bütçe açık vermiyor; kamu borcu da milli gelirin %24’ü gibi düşük bir oranda. Enflasyon kontrol altında: %2,5. Bunlar, Çin’e ser­maye çeken göstergeler.

Çin, ekonomik büyümesine paralel olarak ordusunu hızla modernleştiriyor ve etkinliğini, yeteneklerini, silah gücünü hızla yükseltiyor. Askeri harcamaları res­mi rakamlara göre milli gelirin şimdilik %2’sini oluşturuyor (ancak Çin’in res­miyette görünmeyen çok miktarda savunma harcaması olduğu biliniyor) ki sa­hip olduğu büyüme düzeyini ve dış yatırımlarını güvence altına alma ve artırma hesabının ancak daha fazla askeri yatırımla mümkün olabileceğinin de farkında. Çin’in dış politikası da hızla daha etkin hale geliyor. Sahip olduğu 800 milyonluk işgücüyle büyüttüğü ekonomisini durmaksızın genişletmek zorunda. Kendi ül­kesinde bulunan mevcut kaynakları doğayı tahrip etme pahasına kullanmasına rağmen başka ülkelerden sağlayacağı kaynaklara ihtiyacı var. (Çin 2013 yılında Ukrayna’nın topraklarının %5’ini satın almak için bir anlaşma imzaladı. Ülkede gıdanın yetersiz oluşu nedeniyle Ukrayna’dan toprak satın alan Çin, bu toprak­ları tarım için kullanacak. 3 milyon hektarlık toprakların kullanımı için yılda 2,6 milyar dolar ödeneceği tahmin ediliyor.) Dünya gücü olmak bu nedenle Çin için bir zorunluluk. Ham petrol ithalatında dünyada 2, doğalgazda 6. sırada. Bu du­rum, Çin ekonomisinin ne derece enerji kaynaklarına ve dolayısıyla dış dünyaya bağımlı olduğunun göstergesi.

Küresel hegemonya yarışında ABD karşısında tutunabilmek adına Rusya, Hin­distan ve Brezilya’yı yanına alarak 2009 yılında oluşturdukları BRIC’e, 2010 yı­lında Güney Afrika da katıldı. Böylece birliğin ismi BRICS oldu (Brazil, Rus- sia, India, China, South Africa). BRICS dünya nüfusunun %43’ünü oluşturan ve dünya gelirinin dörtte birini üreten bir blok konumunda. Birliğin en önemli icraatı altyapı yatırımlarına destek verecek bir Yeni Kalkınma Bankası’nın ku­rulması ve olası bir sıkışmayı engelleyecek acil döviz fonu oluşturulması oldu. Bu bir nevi dünya bankası ve IMF tarzı yeni bir oluşumun sinyallerini veriyor.

Çin’in bir dünya gücü olabilmesi ve özellikle, son ekonomik kriz sonrası gücü/ ekonomisi sarsılan ABD’nin karşısında etkili olabilmesi için Dolar ve Avro gibi Yuan’ın da dış ticarette ağırlığını arttırması gerekiyor. Çin, kendisinde eksik olan enerji kaynakları ve silah gücünü, müttefiki Rusya’dan tamamlama yoluna gidi­yor. Rusya ve Çin, 16 Mayıs’ta “sonsuza” kadar sürecek askeri olmayan bir “dost­luk anlaşması” imzaladı. Hemen ardından, Rusya’nın Çin’e gaz ihraç etmesi için gaz boru hattı inşa edeceklerini bir gaz anlaşması ile ilan ettiler. Çin, doğalgaz boru hattından henüz gaz akmadan, şimdiden alacağı enerji miktarı üzerinden Rusya’ya ön ödeme yapacağını açıkladı. Rusya’nın ana gaz ve petrol üreticisi olan Gazprom, anlaşmanın bir süre gecikmesine sebep olan durumdan dolayı Çin’e, fiyatlarda indirim yapılacağını bildirdi.

Almanya ise Çin için önemli bir partner. İthalatında şimdilik %5 payı olan Almanya ile dış ticaretini ve diğer ilişkilerini artırma yolunda. Almanya’nın Rusya’ya yanaşması ile Çin’in Almanya flörtü BRICS üstünden de artacak gibi görünüyor.

ALMANYA

Dünyanın en önemli ihracatçı ülkelerinden bir tanesi olan Almanya, kriz süre­cinde en ağır yaraları alan Avrupa Birliği’nin ayakta kalan tek ülkesi pozisyo­nunda. Alman sermaye grupları/bankaları, krize giren AB üyesi ülkelere kredi şeklinde verdikleri sözde destek ve toparlanma paketleriyle bu ülkeleri adeta sa­tın aldılar. Bu sayede Almanya yaptığı ekonomik hamlelerle küresel hegemonya yarışındaki iddiasını sürdürüyor.

2003 yılından 2009 yılına kadar dünya ihracatında ilk sırada olan Almanya, 2009 ve 2010 yıllarında Çin’den sonra 2, 2011 yılında Çin ve ABD’den sonra 3. ve 2012 yılında Çin’den sonra 2. sırada yer aldı. 2013 yılında ise Çin ve ABD’den sonra üçüncü sıradaydı. 2009 yılında ithalat büyüklüğü bakımından ABD’den sonra ikinci sırada olan Almanya 2013 yılında da önceki üç yılda olduğu gibi ABD ve Çin’den sonra üçüncü sırada geliyor.[6]

Almanya, yıllık 1,5 trilyon doları bulan ihracatı karşılığında 1,2 trilyon dolarlık ithalat yapıyor ve sonuçta yılda 300 milyar dolara yaklaşan bir dış ticaret fazlası var. Bu durum ekonomik olarak elini çok güçlendiriyor. 2008 krizi öncesinde %3,5-4 oranında bir büyüme yakalayan Almanya, 2008 yılında %1 daralırken en büyük şoku 2009 yılında ekonomisi %5’in üstünde küçüldüğünde yaşadı. Bir ihracat ülkesi olan Almanya en büyük darbeyi de kriz sürecinde kendi malla­rına olan dış talebin azalmasıyla aldı. Kriz yaşayan AB ülkeleri dâhil ABD’de %10 payla Almanya’nın müşterisi durumunda. Bu durum Merkel Hükümeti’ni de Banka ve şirketleri kurtarma paketlerine zorladı. Kurtarma operasyonlarıyla bütçesinde gedik açılan Almanya’nın bütçe açığı GSMH’nın %4’üne ulaştı. Al­manya da kısa sürede diğer ülkelerde olduğu gibi faturayı halka servis etti. Daha sonra vergi ve harcama önlemleri sayesinde açık veren bütçeyi %1 fazla verir hale getirdiler.

ABD başta olmak üzere öteki ülkeler ve AB’nin üst organlarınca yürürlüğe konu­lan kurtarıcı para ve maliye politikaları sayesinde dünya ekonomisi görece topar­lanınca 2010’dan başlayarak Almanya ekonomisi yeniden büyüdü; ancak, 2012 ve 2013’te dış talebin tekrar düşüşü ile büyüme %1’in altına indi.

Almanya seksen milyonluk nüfusunun sağladığı imkânları çok iyi kullanıyor. Nüfusun sağladığı iç pazardan yararlanan Almanya gelişmiş ülkelere oranla gelir dağılımını da iyi yönetiyor. Kişi başına 40 bin doların üstünde gelir düşen zengin bir ülke ve bu onu krizlere karşı dirençli kılıyor. Bu durum Almanya işçi sınıfı­nın, sınıf mücadelesinde geride kalmasında önemli bir rol oynuyor.

Almanya bir taraftan krizi fırsata dönüştürürken, kapitalizmin yaşadığı yapısal krizden yalıtık kalamayacağının ve Birlik üyelerinin kırılgan yapısından etkilen­mesinin her an gündemde olacağının da farkında. Yunanistan, İtalya, İspanya, Kıbrıs vb. ülkelerde yaşanan krizin ulaştığı boyut Birlik’in diğer ülkelerinde bü­yük bir panik havası yarattı. Bu ülkelerin kırılgan ekonomileri tehlike sinyalleri vermeyi sürdürüyor. Krizin Almanya’nın lehine işlemesine yol açan Euro sistemi ise bu ülkeler için büyük sıkıntı olmaya devam ediyor.

Almanya’nın, krizin dip noktasında ve sonrasında ortaya çıkan yönelimleri­ne baktığımızda, AB’yi bir bütün olarak toparlamaktan çok mevcut koşulların sunduğu olanaklardan en iyi şekilde yararlanma hesabını güttüğünü görüyoruz. Yani şu an bocalayan ABD karşısında elini daha fazla güçlendirmek en temel hareket noktasını oluşturuyor.

Almanya çok önemli imkânlara sahip. Bu ülkenin yurt dışında 2 trilyon dolara yaklaşan doğrudan yatırımları var. Küresel sermaye de 1,3 trilyon dolarlık ya­tırımla Almanya’yı tercih ediyor. Ülkenin kullandığı dış kredi 6 trilyon dolara yaklaşıyor. Neredeyse herkes parasını değerlendirmek için Almanya’ya taşıyor.

Almanya dünyanın en yüksek döviz fazlasına sahip ülkesi ve rekabet gücü bir o kadar yüksek düzeyde. Bu ülkede işsizlik oranı %5’lerde seyrediyor. Genç iş­sizliği ise %8 civarında. Bu rakam ABD’de %18’lerde seyrediyor. Almanya 44 milyonu bulan eğitimli bir işgücüne sahip. ABD’nin %8’lik bütçe açığına karşılık Almanya’nın bütçe açığı yok, bütçe fazlası var; üstelik enflasyonu %1’lerde. As­keri harcaması milli gelirinin %1,5’u bile değil (ABD’ninki %6’ya yakın). Gelir bölüşümü görece adil, bu da içeride harcama gücü olan 80 milyon nüfus ve iç talep desteği demek. Bir tek enerjide dışa bağımlı! Almanya elindeki 17 nükle­er santralden 8’ini kapatarak onların yerine yenilenebilir enerjiyi ikame etmeye yönelmiş durumda.

Bütün bunlar, Almanya’yı özellikle ABD karşısında küresel kriz sonrası yıldı­zı yeniden parlayan bir güç haline getirmeye yetiyor. Ukrayna krizine kadar yanı başındaki enerji devi Rusya ile daha yakın ilişkiler geliştirmeye çalışan Almanya’nın hesapları şimdilik kesintiye uğramış durumda. Tüm bu gelişmele­ri, çaptan düşen ve kısmen de sendeleyen ABD yakından izliyor. Oluşan/oluşma olasılığı olan blokların ve güç dengelerindeki yeni dizilişlerin küresel hegemonya yarışında yaratacağı etkileri sınırlamaya ve mümkünse bertaraf etmeye çalışıyor.

SONUÇ YERİNE

ABD ve Avrupa kapitalizminin erişebileceği doğal sınırlar belirmiş durumda. Küresel kapitalizme yapılan Asya aşısı da birkaç on yıl içinde kendi tarihsel sınır­larına dayanacaktır. Kapitalizmin yaratmak istediği sonsuzluk algısı, 1970’lerden beri devam eden uzun dalga krizinin dip noktalarında yaşanan kırılma ve çö­küşlerle artık kimseye inandırıcı gelmiyor. Uzlaşmaz karşıt sınıfların çatışmasını yöneten ve bir şekilde bugüne kadar bu sınıflar arası mücadelelerden sağ kurtul­mayı başaran kapitalizm, bunu daha ne kadar sürdürebilecek? Asya kıtası küresel kapitalizmin doruk noktasında son oyununu oynarken, önümüzdeki on yıl bu sorunun cevaplarını alabileceğimiz gelişmelere gebe diyebiliriz.

Tüm bu veriler ışığında ABD, yaşanan küresel krize, Latin Amerika’da, Irak’ta, Afganistan’da, Suriye’de ve son olarak Ukrayna’da dönemsel inisiyatif kaybet­me/paylaşma, geri çekilme/yön değiştirme durumlarına rağmen hegemonya­sını, zayıflayarak da olsa sürdürüyor. Ekonomik eğilimler bu şekilde seyrettiği takdirde on yıllık bir süre zarfında bu alandaki liderliğini Çin’e kaptırma ola­sılığının yüksek olduğu görünüyor. Ancak bugünkü koşullarda ABD’nin sahip olduğu ekonomik güç onun rakipsiz değil ama lider olduğunun göstergesi. Ayrı­ca ABD’nin sahip olduğu muazzam askeri güç ve kapasite, bir yandan ekonomi üzerinde büyük bir yük oluştururken, diğer yandan dünya liderliğinin en önemli dayanağı durumunda… Ancak bu durum, ABD’nin her istediğini yapabileceği anlamına gelmiyor. Örneğin son dönemde yaşanan Suriye krizinde her ne se­beple olursa olsun ABD’nin Rusya ve Çin’in onaylamadığı bir askeri müdahaleyi göze alamadığını da gördük.

Bu durum hegemonya mücadelesinde ABD’nin son sözü yine kendisinin söyle­yeceği ancak yük paylaşıp güç devşireceği yeni, kalıcı bölgesel ittifaklara yönele­bileceğini göstermektedir. ABD Irak’tan çekilirken Pasifik’i (yani Çin’i) kuşatma hesabı yapıyordu. Ancak bu hesabın taşları halen yerine oturmuş değil. Önü­müzdeki dönemde, daha önce de yaptığı gibi Japonya üzerinden, adalarını ya da donanmasını taciz ederek Çin’in dikkatini dağıtma, bu arada yükselen ekonomi olarak Hindistan ve Güney Kore ile Japonya üzerinden Çin’i kuşatma hamleleri yapabilir.

Avrasya konusu ABD için hayati bir önem arz ediyor. ABD, yıllardır ekonomik ambargo ve siyasi baskı uyguladığı İran’la ilişkilerini yeniden biçimlendiriyor; karşılıklı pazarlıklar, yeni tavizler ortaya çıkarabilme olasılığına sahip. Zayıf bir olasılık olsa da, ABD ve AB’nin, İran’ı Rusya-Çin ittifakından koparıp kendi ta­raflarına çekmesi hem Ortadoğu’da hem de Avrasya’da bu ülkelere muazzam bir alan açabilir. Bu arada ABD yeniden Latin Amerika’da kaybettiği inisiyatifi kazanabilir ve bölge ülkelerinin halk inisiyatiflerini kırmak üzere geçmişte oldu­ğu gibi darbe ve entrikalar yapmaya fırsat bulabilir. Ancak yükselen zinde güçler olarak Çin-Rusya ittifakının eli armut toplamıyor. Hem üretim alanında hem de askeri alanda sürekli yatırım yapıyorlar. Suriye ve Ukrayna’da bu ittifakın ka­zandığı inisiyatif ABD’nin sözünden çıkmayan tüm ülkeleri hesaplarını gözden geçirmeye sevk ediyor.

Putin’li Rusya politik ve askeri olarak yeniden güven kazandı ve kendi çeperin­deki ülkelere güven kazandırdı. Bu durum hegemonya mücadelesinde psikolojik üstünlüğü şimdilik Rusya-Çin ittifakının aldığının da göstergesi. Avrasya ve Ortadoğu’da güçlerini pekiştirdiler. Bölgedeki kalıcılıklarını sağlamak üzere yeni ittifaklara yöneleceklerdir. Suriye krizinde İran İle sınanmış bir ittifak oluştur­dular. BRICS üyesi diğer ülkelerle, Hindistan, Brezilya ve Güney Afrika yükselen ekonomileriyle ilişkilerin siyasi, ekonomik ve askeri düzeyde gelişmesi bütün dengeleri altüst edebilir. Diğer yandan İran ve Rusya’ya enerji konusunda gö­bekten bağlı olan Almanya’nın, kısa vadede olmasa da uzun vadede göz kırpma­nın ötesine geçebilecek hamleleri, hegemonya mücadelesinde ağırlık merkezinin kaymasına yol açabilir.

ABD’nin Suriye’de kaybettiği inisiyatifi yeniden kazanma, Rusya’nın Karadeniz’den-Akdeniz’e oradan Ortadoğu’ya açılan yolunu tıkama ve Rusya’ya kendi sahasında şamar atma girişimi olarak kanırtılan Ukrayna krizinin ilk ra­undunu kazanan Rusya oldu. Rusya, önce Suriye ve sonra Ukrayna krizlerini yönetme ve kendi lehine dönüştürerek ABD’yi püskürtme konusunda politik ve askeri olarak rüştünü ispat etti, denilebilir.

Diğer yandan ABD’nin ve müttefiklerinin Suriye’de kaybettikleri inisiyatifi ye­niden kazanma yolunda vekalet savaşlarıyla, mezhep çatışmalarını körükleme, bölge halklarını birbirine boğazlatma vb. her türlü yönteme başvurabileceklerini de görüyoruz. IŞİD’i Ortadoğu halklarının başına bela edenler başka coğrafyalar­da, bölgenin özelliklerine ve çelişkilerine uygun olarak yeni taşeronların önünü açacaktır.

Tıpkı bir satranç tahtasında hamle yapar gibi ABD ile Rusya-Çin ittifakı arasın­da karşılıklı hamleler ve pazarlıklar yapılıyor. Suriye’de Suriye halklarının canı ve kanı pahasına vekâlet savaşlarıyla yürüyen pazarlık, İran ile nükleer müzake­re masası kurularak farklı bir formda sürdürülebiliyor. Ne Ortadoğu’nun ne de Avrasya’nın sahip olduğu enerji kaynaklarından ve stratejik değerinden “küresel hegemonya yarışında ben de varım” diyen hiçbir gücün vazgeçme lüksü bulun­muyor.

Küresel hegemonya mücadelesini kaybetmemek adına ABD ve küresel egemen­liğe ulaşmak için diğerleri, ellerindeki tüm kozları oynayabilecek gözü karalığa sahipler. Buna nükleer silahlar da dahil. Tüm bunlar aslında bu hegemonya mü­cadelesinin yaşanacak olası bir kaotik sürece dönüşebileceğini de göstermekte­dir. Tüm bu olasılıklar, ekonomik alanda sınırların büyük ölçüde aşındığı, ülke ekonomilerinin kırılganlaştığı, yaşanacak olası kırılmaların domino etkisi yara­tabileceği bir ortamda hiçbir şey kağıt üstünde olduğu üzere yürümeyecektir. Yani rakamlar ne olursa olsun küresel emperyalist güçler için hiçbir şey garanti değil. Üstüne üstlük yaşanan ekonomik krizin daha da boyutlanacağına dair güç­lü işaretler ortaya çıkmışken, kimsenin mevcut konumu bile (OPEC ülkelerinin petrol fiyatlarını düşürüp üretimi düşürmemelerinin hem ABD hem de Rusya üzerinde yarattığı/yaratabileceği etkiler göz önünde tutulursa) güvencede değil­dir. Tabii bir de ezilen emekçi sınıfların bu tablo karşısındaki dizilişlerinin ve sınıflar mücadelesindeki olası gelişmelerin göz önünde tutulması ve ele alınması gerekiyor. Bir başka yazıda ele alınabilecek bu gelişmeler bugün dünyada ve ül­kemizde ortaya çıkan, yaşam alanlarını koruma mücadelesini, işsizliği, güvence­sizliği, savaş karşıtlığını, kimlik mücadelelerini ve önümüzdeki birkaç yılda baş gösterecek ve kıtalara yayılacak su ve gıda savaşlarını da öngörmek gerekiyor.

KAYNAKÇA

GERGER Haluk, Kan Tadı – Belgelerle ABD’nin Kara Tarihi, Yordam yyn, 2003.

PEKÖZ Mustafa, Küresel Güçlerin Çatışma Merkezi Asya ve Yükselen Çin,

Pales yyn, 2014.

SÖNMEZ Mustafa, Kriz Sürecinde Egemenler-1-ABD, Sözcü gazetesi, 30 Tem­muz 2014, http://sozcu.com.tr/2014/yazarlar/mustafa-sonmez/kriz-surecinde- egemenler-1-abd-566915/

Euronews, ABD ve AB’den Rusya’ya Karşı Bir Hamle Daha, 29 Nisan 2014, http://tr.euronews.com/2014/04/29/abd-ve-ab-den-rusya-ya-karsi-bir-hamle- daha/

Mart 2014 tarihli HSBC Küresel Bağlantılar Almanya Raporu. http://www.bcct. org.tr/wp-content/uploads/HSBC_GC_Report_Turkey_Mart2014.pdf

Ntvmsnbc, (www.ntv.com.tr.), Ekonomi/Dünya haberleri, 11 Temmuz 2000.

 

  • Bu terim birçoklarınca yadırganabilir. Gerçekten de Bonapartizm kavramının kullanıldığı (Fransa- Louis Napoleon

III, Almanya-Bismark, Rusya-Kerensky gibi) ülkelerde birbirleriyle mücadele eden sınıfların dengelendiği durumda bağımsızlaşan bürokrasinin iktidarı ele geçirmesi gibi bir durum söz konusu değildir. Başka faktörlere bağlı olarak bağımsızlaşan bir bürokrasinin varlığı söz konusudur. Benzetmeyi kullanmanın amacı bürokrasinin devlet erkini sınıf­lardan bağımsızlaşarak kullanabildiğini örneklemektir.

[1] Ntvmsnbc (www.ntv.com.tr.), Ekonomi/Dünya haberleri, 11 Temmuz 2000

[2]              GERGER Haluk, Kan Tadı – Belgelerle ABD’nin Kara Tarihi, Yordam yyn, 2003, s. 521, 522

[3]             SÖNMEZ Mustafa, Kriz Sürecinde Egemenler-1-ABD, Sözcü gazetesi, 30 Temmuz 2014, http://sozcu.com.tr/2014/ yazarlar/mustafa-sonmez/kriz-surecinde-egemenler-1-abd-566915/

[4]             Euronews, ABD ve AB’den Rusya’ya Karşı Bir Hamle Daha, 29 Nisan 2014, http://tr.euronews.com/2014/04/29/abd- ve-ab-den-rusya-ya-karsi-bir-hamle-daha/

[5]        PEKÖZ Mustafa, Küresel Güçlerin Çatışma Merkezi Asya ve Yükselen Çin, Pales yyn, 2014, s.221, 354

[6]            Mart 2014 tarihli HSBC Küresel Bağlantılar Almanya Raporu. http://www.bcct.org.tr/wp-content/uploads/HSBC_GC_ Report_Turkey_Mart2014.pdf

TEILEN