DEVLET VE DEVRİM

0
811

Böyle bir tarihsel konjonktürde inşa edilen Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi’nin (SYKP) nihai hedefi, kapitalist sömürünün ve bütün tahakküm biçimlerinin, bütün eşitsizliklerin, bütün hiyerarşik ve dışlayıcı toplumsal ilişkilerin tasfiye edildiği; işbölümünün aşıldığı, dayanışma ve ortaklaşmanın insanın varoluşunun içselleştirilmiş bir özelliği haline geldiği bir komünist toplumdur. Kır/kent ve kafa/kol emeği çelişkisinin çözüldüğü, cinsler arasındaki egemenlik/bağımlılık ilişkilerinin son bulduğu, bütün toplumsal ilişkilerin, yanı sıra insan-doğa ilişkilerinin de sürdürülebilir bir ortaklaşa evrim ve ekolojik döngülerle uyumlu bir üretim ve tüketim perspektifi ile dönüştürüldüğü bir toplum. Burjuva özel mülkiyetin ortadan kaldırıldığı; “herkese emeğine göre” normunun geçerli olduğu bir evreyi takiben bayrağında “herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar” şiarı yazılı olan bir komünist toplum.

Komünizm dünya ölçeğinde gerçekleştirilebilir

Böyle bir toplum ancak yeryüzü ölçeğinde gerçekleştirilebilir. Bu nedenle SYKP, kapitalizmden komünizme geçişin son tahlilde dünya-tarihsel ve evrensel bir olay ve süreç olduğu gerçeğinden hareket eder.

Dünya devriminin ürünü olacak bir evrensel komünizmin yolu sınırların, ulusların ve ulus-devletlerin ortadan kaldırıldığı, insanların yeryüzünü kendi ortak vatanları olarak sahiplendikleri devrimci döneminde Aydınlanma’nın ancak bir soyutlama olarak vazedebildiği “insanlık” idealinin nihayet gerçeklendiği bir dünya komünler cumhuriyetinden geçer.

Yerel veya ülkesel devrimler ancak istisnasız olarak attıkları her adımda bu hedefi gözetir ve bu hedefle uyumlu olurlarsa küresel bir geçiş sürecine ve komünizm idealine hizmet edebilirler.

 

Emperyalist-kapitalist sistemden devrimci kopuş

Ancak, bütün ülke, bölge ve kıtalarda eş-zamanlı bir biçimde başlayıp uygun adım bir hızla ilerleyen bir dünya devrimi beklentisi dün olduğu gibi, gelecekte de karşılıksızdır. O, bileşik olduğu ve ortak paydalara dayandığı kadar, her yerde çelişkilerin farklı bir bileşkesi üzerinde yükselen, çeşitli özgünlükleriyle diğer yerlerden farklılaşan ve eşitsiz gelişen bir süreçtir de. Tarihin kimi uğraklarında dünya genelini etkisi altına alan “bulaşıcı” devrimci dalgalara yol açsa dahi, tek tek ülkelerde emperyalist-kapitalist sistemden kopuşu ve devrimi sadece mümkün değil aynı zamanda kaçınılmaz kılan da bu eşitsiz gelişimdir.

 

Demokratik ve sosyal cumhuriyet uğruna mücadele

SYKP, demokratik ve sosyal bir cumhuriyet uğruna mücadele eder. Türkiye’de demokratik ve sosyal cumhuriyet proletaryanın siyasal iktidarı fethedişinin uğrağı, onun iktidarının özgül bir biçimi, tek ülkede devrimle dünya devrimini buluşturan en uygun hedef olarak görür.

Ancak, dünya devrimine büyümediği, bu devrime itilim vermediği, küresel anti-kapitalist mücadelelerle rezonans içinde ilerlemediği müddetçe, tek bir ülkedeki proleter devrimin geriye dönüş ve restorasyon riskini kendi içinde şu veya bu ölçüde ama daima barındırdığı gerçeğini göz önünde bulundurur.

  1. yüzyılda, bu riski gidermek veya en aza indirmek, tek ülkede devrimci kopuşun radikalliğine, burjuva ufkun ötesine geçişine, bölgesel bir programa sahip olmasına, yeni bir uygarlığın çağrıcısı ve başlatıcısı rolünü üstlenmesine, her açıdan evrensel bir belirleyicilik ve ilerilik çıtası dikmesine, küresel anti-kapitalist mücadelelere kendi varlığı ve pratiği ile güçlü bir esin vermesine bağlı.

 

Toplumsal devrim-siyasal devrim diyalektiği

Komünizmin embriyonları, emareleri, ilişkileri ve öznellikleri kapitalizm altında çiçeklenir. Dolayısıyla, toplumsal devrim süreci kapitalizm altında ve koşullarında başlayıp gelişir ve ta komünist topluma varıncaya kadar devam eder. Siyasal devrimler onun başlatıcı gongu ve işaret fişeği değil, içkin uğraklarıdır.

Toplumsal devrim, kapitalizmin bağrında başlayan dönüşümlere yaslanarak siyasal devrimi hazırlarken, siyasal devrim de burjuva iktidar aygıtını parçalayarak toplumsal devrimin nihai hedefine yürümesinin önündeki engelleri ortadan kaldırır. Toplumsal devrimin kapitalist toplumun bağrında yarattığı dönüşümler ancak siyasal devrimler yoluyla komünist topluma kadar ilerletilebilir.

Ancak birer uğrak olmaları, siyasal devrimleri, toplumsal devrim sürecinin diğer olayları ile eşdeğer bir statüye indirgemez. Aksine, onlar bu sürecin niteliksel sıçramalarını temsil ederler. Onlar bu sürece yepyeni bir ivme katan, onu derinleştiren ve açımlayan, olağan seyrini kırarak tarihi hızlandıran, kitlelerin devrimci enerjisini serbest bırakan ve seferber eden, onların bir huruç hareketi ile tarih sahnesine çıkmasını, yepyeni deneyimler edinmesini ve kendi potansiyellerini gerçekleştirmelerini sağlayan devrimlerdir.

Siyasal devrim, daha önceki birikimler üzerinden bir sıçrama ile devrimci tarzda kapitalizmi aşan, burjuva devlet makinesini parçalayıp, yerine daha başlangıçta devlet olmayan devlet olarak sönümlenmeye başlayan proletaryanın iktidar örgütlenmesini koyan devrimci dönüşümdür. Toplumsal devrimin kapitalizmin içinde doğan öncü güçlerini derleyip toparlayıp yoğunlaştırarak burjuvazinin siyasi iktidarını yıkmaya yönelten, kazandığı yeni türden iktidarla toplumsal devrim güçlerinin zincirlerinden kurtularak özgürleşmesini ve gerçeklenmesini sağlayan bir moment.

Siyasal devrimler, geçmişte olduğu gibi, gelecekte de kapitalizmden komünizme evrensel geçiş sürecini radikal bir biçimde hızlandıracaktır.

 

Devlet-devrim-karşı devrim

Devlet ile devrim arasında kopmaz bir bağ vardır. Devlet bir sınıfın iktidar aletidir. İktidarı elinde bulunduran sınıf ya da sınıflar koalisyonu iktidarını sürdürmek isterken, karşıt sınıf ya da sınıflar koalisyonu bu iktidara son vermek için mücadele eder. İktidarın bir sınıfın ya da sınıflar koalisyonunun elinden bir başka sınıfın ya da sınıflar koalisyonunun eline geçmesine siyasal devrim adını veriyoruz.

Tarih bir dizi devrime tanıklık etmiştir. Devrim öncelikle iktidar katında siyasal bir değişikliktir. Lakin her zaman siyasal devrim toplumsal devrim yolunda ilerletilemez. Buna ender rastlanır. Fransız İhtilali, Paris Komünü, Ekim Devrimi ilerlemenin örnekleridir. Bu örneklerde, tarih sahnesine sonradan giren sınıf iktidarı köhnemiş sınıfın elinden siyasal bir devrimle alarak kendi iktidarını kurar, ardından bunu toplumsal devrim yolunda ilerletir.

Devrim tarihsel olarak ileriye doğru olabileceği gibi geriye doğru da olabilir. Geriye doğru olana “karşı devrim” adını veriyoruz.

 

Devletin ortaya çıkması

Marksizm bütün diğer düşünce akımlarından farklı olarak, kurgusal düşüncelerle akıl yürütmez. Yani soyut kavramların dünyasında gezmez. Düşünce sistemini yaşanmış olanla ilişki içinde kurar.

Örneğin Hegel’de devlet “aklın imgesi ve gerçekliğidir”. Montesquieu’de “toplumsal bir sözleşmedir”. Marksizme göre ise, toplumun gelişmesinin belli bir aşamasındaki ürünüdür.

Toplumların gelişme aşamalarının belirli bir evresinde sınıfların ortaya çıkması sınıf karşıtlıklarını da peşi sıra getirmiştir. Sınıf karşıtlıklarının toplumu ve sınıfları eritip bitirmemesi için devlet bir zorunluluk olarak ortaya çıkmıştır. Eğer sınıfların uzlaşması olanaklı olsaydı ne devlet ortaya çıkabilir ne de ayakta kalabilirdi. Bu, devletin sınıf çelişkilerinin uzlaşmaz olması olgusunun ürünü ve belirtisi olduğunu gösterir.

Devlet, sınıf çelişkilerinin uzlaşmaz olmaları olgusunun ürünü ve belirtisidir. Nerede sınıflar arasındaki çelişmelerin uzlaşması nesnel olarak olanaklı değilse, orada devlet ortaya çıkar. Ve tersine; devletin varlığı da, sınıf çelişkilerinin uzlaşmaz olduklarını tanıtlar.

Devlet, sınıflararası çatışmayı hafifleterek, baskıyı yasallaştırıp pekiştiren bir “düzen”in kurulmasıdır. Devlet ortaya çıkmamış olsaydı, sınıf karşıtlıkları toplumu yok olmanın eşiğine getirirdi. Bu yüzden devlet sınıflararası çatışmayı hafifleterek toplumsal yaşamın devam edebilmesini olanaklı kılar.

 

Özel silahlı insan müfrezeleri ve hapishaneler

Uygar toplum, düşman sınıflar biçiminde bölünmüştür. Bu gerçek silahlanma tekelinin bir sınıfın elinde olmasını gerektirir. Düşman sınıflar karşılıklı olarak silahlanma şansına sahip olabilselerdi, onların kendi silahlanmaları arasındaki bir savaşım toplumun ortadan kalkması sonucunu doğururdu. Bu yüzden, karşıt sınıfların karşılıklı silahlanmaları devletle birlikte olanaklı olmaktan çıkar. Düşman sınıflardan biri silahlanma tekelini elinde bulundurmak zorundadır. Bu sınıf kendi özel silahlı insan müfrezelerini ve hapishanelerini de oluşturur. Oluşan aygıt toplumun üstünde yer alır bir hale gelir.

 

Devlet ezilen sınıfları sömürme aletidir

Devlet aygıtını beslemek vergi ve devlet borçlarını gerektirir. Bu nedenle devlet aynı zamanda ezilen sınıfları sömürme aletidir. Böylelikle kamu gücünü ve vergileri ödetme hakkını kullanan memurlar toplumun üstünde yer alır hale gelirler ve toplum karşısında ayrıcalıklı bir konum kazanırlar.

 

Devletin sönmesi

İnsanlık tarihinin başlangıcında devlet yoktu. Toplumlar tarihinin belli bir aşamasında ortaya çıktı. Peki devlet sonsuza kadar sürecek mi, yoksa bir aşamada sönümlenecek mi?

Devlet, toplum düşman sınıflara bölündüğü için ortaya çıkmış ve düşman sınıflardan birinin çıkarlarının koruyucusu olarak varlığını sürdürmüştür. Eğer devlet karşıt çıkarlara sahip olan sınıflardan birinin temsilcisi olarak ortaya çıkmış ise ancak, tüm toplumun temsilcisi haline geldiği zaman söner.

Devletin gerçekten tüm toplumun temsilcisi olarak görüldüğü ilk eylem -üretim araçlarına toplum adına el koyması- aynı zamanda onun devlete özgü son eylemidir de.

Üretim araçlarına toplum adına el konması, devletin gerçekten tüm toplumun temsilcisi olarak görüldüğü bu eylemle birlikte burjuva devlet ortadan kalkar, artık proleter devlet, yarı devlet, devlet olmayan devletten söz etmek gerekir ve bu andan itibaren de devlet sönmeye başlar.

 

Marksizm’de devlet teorisinin gelişimi

Marksizmin spekülasyonlar yoluyla tarihe anlam kazandırmaya çalışmadığını, düşünce sistemini yaşanmış olanla ilişki kurarak geliştirdiğini söylemiştik. Marx ve Engels, devlet ve devrim sorunu ile ilgili görüşlerini, yaşadıkları çağdaki gelişmeleri değerlendirerek geliştirdiler. 1848-1851 devrimlerinin ve 1871 Paris Komünü’nün dersleri onların görüşlerinin berraklaşmasında etkili oldu.

 

Marx ve Engels’in gençlik eserleri

Gençlik dönemlerindeki Felsefenin Sefaleti ve Komünist Manifesto adlı yapıtlarda devlet ve devrim sorununu diyalektik bir ilişki içinde ele aldılar. Bu yapıtlarda özetle şu görüşler formüle edildi:

  1. İşçi sınıfı dışındaki diğer ezilen sınıfları birleştirme yeteneğine proletarya sahiptir. Burjuvazi onları dağıtır, atomize eder.
  2. Sadece işçi sınıfı çalışan sınıfları (tüm halkı) sosyalizme götürme yeteneğine sahiptir.
  3. Burjuvaziyi alaşağı eden proletarya “egemen sınıf olarak örgütlenmelidir”.
  4. İşçi sınıfının iktidarı proletarya diktatörlüğüdür.

Marx ve Engels’in muhtemel bir proleter devrimi için ileri sürdüğü bu kestirimler, daha önce gerçekleşmiş bir proleter devrim tecrübesinden çıkarılan dersler ışığında ileri sürülmemişti. Bu imkansızdı zira henüz tarih proleter bir devrime tanıklık etmiş değildi. Bu öngörüler gerçekleşmiş olan burjuva devrimlerinin dersleri ışığında şekillenmişti. Bir azınlık devrimi olan bütün burjuva devrimlerinde, devrimi ilerletme çabası burjuvaziyi iki kanada ayrıştırmıştı. Bir tutucu bir de radikal kanat ortaya çıkıyor ve devrimi ilerletmek isteyen radikal kanat “halk”ın taleplerinin sözcüsü haline gelerek devrimi ilerletmeye çalışıyordu. Marx ve Engels’in kestirimleri işte bu derslerden yola çıkıyordu. Muhtemel bir proleter devrimde burjuvazi tutucu ve radikal iki kanada ayrışacak, proletarya bu kanatlardan radikal olanının, küçük burjuvazi ve köylülüğün başına geçerek devrimi zafere ulaştıracaktı.

 

1848-1851 devrimleri

1848 devrimleri bambaşka bir gelişmeye tanıklık etti. İlk kez ortaya çıkan proleter devrim gerçeği karşısında burjuvazi korku ile monarşiyle uzlaştı. Avrupa’nın her yerinde, proleter ihtilalinin korkusu altında titreyen burjuvazi orduyu, onun generallerini yardıma çağırdı. Fransa’da burjuvazinin yardımına koşan General Cavaignac’ın başında bulunduğu ulusal muhafızlar 15 bin işçiyi katletti. Diğer ülkelerde de benzer gelişmeler yaşandı.

Yaklaşık üç yıl süren (1848-1851), Fransa’da başlayan, Almanya, Avusturya, Macaristan ve neredeyse Avrupa’nın her yerinde görülen proleter devrimleri kanla bastırıldı. Marx ve Engels bu deneyimden yola çıkarak devlet ve devrim sorununa ilişkin kavrayışlarını geliştirdiler. Marx “Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i” eserinde 1848-1851 devrimlerini değerlendirdi. Fransa için şu yorumu yapıyordu: “Bütün devrimler, Fransız İhtilali, Napolyon dönemi, meşru monarşi ve Temmuz monarşisi ve sonunda parlamenter cumhuriyet, ’48 Devrimi ve Louis Bonaparte’nin hükümet darbesi, hepsi devlet aygıtını yetkinleştirmiştir”.

Marx devlet aygıtının güçlenmesi, yetkinleşmesinden söz ettiğinde esas olarak iki öğeyi kasdediyordu: Bürokrasi ve düzenli ordu. Bütün devrimler düzenli ordu ve bürokrasiyi güçlendirmiş, yetkinleştirmişti. Marx’ın vardığı sonuç yalındı: Öyleyse, burjuva devlet aygıtını ele geçirmek değil, parçalamak, kırmak gerekir. Henüz yıkılacak burjuva devlet makinesinin ne ile değiştirileceği konusunda net fikirlere sahip değildi ancak Fransız İhtilali’nden beri gelişmelerin her adımda burjuva devlet aygıtını yetkinleştirdiğini, 1848 proleter devriminin ardından gerçekleşen Louis Bonaparte’ın hükümet darbesinin de burjuva devlet aygıtını yetkinleştiğini görerek, bu tarihsel hakikatlerden şu sonucu çıkardı: Proletarya var olan devlet aygıtını ele geçirmekle yetinemez onu kırmalı, parçalamalıdır.

Marx’ın 1848 devrimlerinden çıkardığı ders bununla sınırlı değildi. Düzenli ordu ve bürokrasinin arpalık olduğunun, asalak güçler olduğunun halk tarafından görüldüğünü söylüyor ve bütün yıkım güçlerini bir araya toplayarak burjuva devlet makinesini parçalamanın, kırmanın olanaklı olduğu sonucuna ulaşıyordu.

Marx ve Engels’e göre, 1848-1851 devrimlerinin derslerini özetlersek:

  1. Burjuva devlet aygıtını ele geçirmek değil, onu parçalamak gerekir.
  2. Bütün yıkım güçleri (bütün halk güçleri) bir arada toplanmalıdır.

1848 devrimlerinin ardından Avrupa uzun yıllar proleter bir isyana tanık olmadı. 1871’de proletarya Paris’te kendi iktidarını kurdu ve kısa bir süre, 71 gün için bile olsa iktidarını sürdürebileceğini gösterdi. Bu tarihsel olarak özel bir anlama sahipti. Marx ve Engels Komünü dikkatle izledi ve Komün dersleri ışığında devlet ve devrim sorununa ilişkin görüşlerini derinleştirdiler.

 

18 Mart 1871

III. Napolyon’un 1870 yılında Prusya’da karşı başlattığı savaş kısa bir zaman sonra yenilgiyle sonuçlandı. Prusya orduları Paris’i kuşatarak bombalamaya başladı. Kuşatmanın dördüncü ayında, 1871’in başlarında III. Cumhuriyet’in Başbakanı Thiers ateşkes ilan ederek Prusya ile barış görüşmelerine başladı ve Paris’in teslimine karar verdi. Paris proletaryası Thiers’in tutumunu onaylamadı. Paris’in savunulması için “ulusal muhafızlar” adı altında örgütlenmiş olan onbinlerce Parisli, özellikle yoksul mahallerindeki taburlarda kendi subaylarını seçerek Paris’i savunmayı mümkün kılan toplara ey koyarak onları yoksul mahallelere taşıdılar. Bu gelişme karşısında Prusya ordusu Paris içindeki küçük bir bölgede işgali gerçekleştirebildi.

Böylelikle, bir tarafta başında Thiers’in yer aldığı III. Cumhuriyet Hükümeti, diğer yanda Paris’in savunusunu üstlenen Ulusal Muhafız Merkez Komitesi olmak üzere ikili bir iktidar ortaya çıktı. Sokağı denetleyen gerçek iktidar organı Ulusal Muhafızlar ve onların merkez komitesiydi.

Kısa süre Paris’te kalan Prusya ordusu şehri terk etti ama savaş tazminatı ödeninceye kadar Paris’i kuşatma altında tutacağını ilan etti. Ulusal muhafızların radikal tedbirler alarak gerçek iktidar odağı olması üzerine Thiers 18 Mart’ta düzenli ordu birliklerine ulusal muhafızların elinde bulunan toplara el koyma emrini verdi. Düzenli ordu birlikleri General Lecomte’ın kalabalığın üstüne ateş açma emrini dinlemediler ve büyük çoğunluğu ulusal muhafız saflarına geçtiler. General Lecomte atından indirilerek öldürüldü. Başbakan Thieirs ile birlikte askerler, yöneticiler, polisler, burjuva siyasal sınıfının bütün temsilcileri kurtuluşu Paris’ten kaçmakta buldular ve Versay’a yerleştiler. Böylelikle ikili iktidar sona erdi ve Paris’in yönetimi bütünüyle Ulusal Muhafızlar Merkez Komitesi’nin eline geçti.

 

Yıkılanı ne ile değiştireceğiz?

Marx ve Engels Komünist Manifesto’da burjuva devlet aygıtını, “proletaryanın egemen sınıf olarak örgütlenmesi” ile değiştirmekten söz ediyorlardı. Onlara göre bu demokrasinin fethiydi. Ancak bunun nasıl gerçekleşeceğini onlar “deney”den bekliyorlardı. Bu “deney” Paris Komünü oldu. Paris Komünü şunları gerçekleştirdi…

Bir, sürekli ordu ortadan kaldırıldı.

İki, Memurlar seçimle göreve gelmeye başladılar.

Üç, Memurlar her an görevden geri alınabiliyorlardı.

Dört, Memurlara sıradan bir işçinin maaşı ödenmeye başlandı.

İlk üç önlem Marx’a göre “daha tam bir demokrasi” kurmak anlamına geliyordu.

Dördüncü önlem, memurlara ödenecek olan maaşın bir işçinin maaşına eşitlenmesini Marx, devletin niteliğinin değişmesinin en çarpıcı göstergesi olarak görüyordu. Marx’a göre, burjuva devlet, azınlığın devleti yıkılıp, yerine daha tam demokratik bir makine oluşturulunca, devlet artık sönmeye başlıyordu. Ayrıcalıklı bir azınlığın işlerini özel kurumlar ve onların memurları yerine getirmek zorundaydı ama çoğunluğun işlerini çoğunluğun kendisi görebilirdi. Bu yüzden de memurların ücreti işçi ücreti seviyesinde oluyordu. Marx açısından proleter devleti burjuva devletinden ayıran en çarpıcı gösterge buydu.

Marx ve Engels bu dört önlemin Paris Komünü’nde gerçekleştiğini gördüler. Proletarya Paris’te hiç kimseden bir direktif almaksızın yukarıdaki önlemleri gerçekleştirmişti.

 

Bambaşka bir devlet

Bu önlemler daha önce tarihte görülmüş olan devletlerden bambaşka bir devletin kurulduğu anlamına geliyordu.

İlk önlem, sürekli ordunun kaldırılması, burjuvazi yenildiğinde, “özel bir baskı gücüne” gerek kalmadığının kanıtıydı. Bir azınlık iktidarı yerine çoğunluk iktidarı kurulduğunda “özel bir baskı gücüne” ihtiyaç da ortadan kalkmaktaydı.

İkinci önlem, memurların seçimle görevlerinin başlarına gelmeleri, memurları bir “işveren”in idari personeli haline getirmekteydi. İşveren halk, onun idari personeli de memurlar oluyordu.

Üçüncü önlem, memurların her an görevden alınabilmeleri, Paris Komünü’nün kendi öz vekil ve memurlarına, onların muhtemel bürokratizmlerine karşı alınmış bir önlemdi. Burjuva devlet aygıtında memurlar ancak üstlerindeki memurlar ya da hükümetler tarafından azledilebilirler. Memurlar üzerinde halkın hiçbir tasarruf yetkisi yoktur.

Dördüncü önlem, memurun maaşının sıradan bir işçinin maaşına eşit olması, yukarıda söylediğimiz gibi çoğunluk iktidarı olmanın en göze çarpan yanıydı. Böylelikle “onursal görevler” ikbal avcılığı için bir basamak işlevi görmekten çıkıyor, yani halkın önemli gördüğü görevler “sıradanlaştırılıyordu”. Bu önlem alınmadan ikbal avcılığının, rüşvetin, dalaverenin ortadan kalkması mümkün değildir.

Marx ve Engels bu dört tedbirin bambaşka bir devlet kurmak anlamına geldiğini söylediler. Böyledir çünkü…

Bu devlet, burjuva demokrasisinden bin kat daha demokratiktir.

Devlet olmayan bir devlettir.

Kuşkusuz bu devlet de diğer devletler gibi bir diktatörlüktür. Ancak bir azınlık diktatörlüğü değil, çoğunluk diktatörlüğüdür.

Bu tedbirler halkın çoğunluğunun ittifakı için (işçi-köylü ittifakı) bir zorunluluktur. Düzenli ordu ve memurların masrafları için alınan vergiler köylülüğün belini büker. Bu önlemlerle birlikte işçi köylü ittifakını kurmak mümkün olur. Ve ancak bu ittifak toplumu sosyalizme götürür.

Marx’a göre bu dört önlemin sonucu “ucuz hükümet”ti. Halktan toplanan vergileri yutan devlet harcamalarına halk isyan etmekteydi ve o tarihe kadarki bütün burjuva devrimlerinin belgisi ucuz hükümet talebiydi.

 

Parlamentarizmin ortadan kaldırılması

Komün yıkılanın ne ile değiştirileceğini göstermekle kalmadı, aynı zamanda parlamentarizme de son verdi.

Kapitalizmde politika küçük bir azınlık eliyle yürütülür. Halk genel oyla 3-5 yılda bir kendisini kimin yöneteceğine, kimin ezeceğine karar verir. Komün seçim ilkesini ve temsili kurumlaşmaları yıkmadı ama Marx’ın deyişiyle laf değirmenleri yerine düşünce özgürlüğü ve gerçek tartışmayı gündeme soktu. Komün bunu nasıl yaptı? Delegeler (halk temsilcileri) kendileri çalışmak, yasalarını kendileri uygulamak, bu yasaların etkilerini kendileri denetlemek, bunlar için, kendilerini seçenlere, doğrudan kendileri yanıt vermek zorundaydılar. Böyle bir yapılanma burjuva iktidarındaki parlamentarizm ile karşılaştırılamaz. Bu yapılanma hem yürütmeci hem de yasamacı hareketli bir gövde oluşturmak anlamına gelir. Böylelikle bir bütün olarak memurlar, bu “idari personel”, herhangi bir işverenin “işçileri, gözetmenleri, muhasebecileri” (devlet aygıtının esas işlevleri bunlardır.) durumuna getirilirler. İşveren halktır, memurlar da halkın “işçileri”, “gözetmenleri”, “muhasebeci”leridir.

Kuşkusuz Marx hayalci değildi, “memurculuğun” hemen kalkabileceğini düşünmüyordu. Yüzyılların var olan alışkanlıklarının “memurculuğu” devam ettireceğini biliyordu ancak alınmış olan önlemlerle memurculuğun kalkması yoluna girildiğine işaret ediyordu.

 

Ulusal birliğinin örgütlenmesi

Komün nasıl bir idari mekanizma oluşturdu?

Bu mekanizma yerel komünlerle merkezin diyalektik birliği temelinde kurulmuştur. Marx buna demokratik merkeziyetçilik adını vermektedir. Bu yerele tam yönetsel özerklik verilerek gönüllü merkeziyetçiliğin gerçekleştirilmesidir. Burjuva toplumunda merkeziyetçilik bürokrasi ve militarizm ile tesis edilir. Marx kendi merkeziyetçilik kavrayışını bürokratik burjuva merkeziyetçiliğinden ayırabilmek için “ulusun birliğinin örgütlenmesi” deyimini kullanmıştır.

Marx Komün derslerini ele aldığı “Fransa’da İç Savaş” başlıklı broşürde şöyle diyordu:

“Paris Komünü, elbette Fransa’nın en büyük sanayi merkezlerine örnek hizmeti görecekti. Komün rejimi Paris’te ve ikincil merkezlerde bir kez kurulduktan sonra eski merkezi hükümet, yerini taşra illerinde de üreticilerin kendi hükümetlerine bırakmak zorunda kalacaktı. Komünün geliştirme zamanı bulamadığı kısa bir ulusal örgütlenme taslağıyla, Komün’ün en küçük kırsal yerleşme merkezlerinin bile siyasal biçimi olması ve kırsal bölgelerde sürekli ordunun, hizmet süresi son derece kısa bir halk milisiyle değiştirilmesi gerektiği açıkça ortaya kondu. Her ilin kırsal komünleri, ortak işlerini ilin yönetim merkezindeki bir temsilciler meclisi aracılığıyla yönetecek ve bu il meclisleri de Paris’teki ulusal yetkililer kuruluna kendi temsilcilerini göndereceklerdi; temsilciler her an görevden geri alınabilecek ve seçmenlerinin emredici vekaletleriyle bağlı olacaklardı. Bir merkezi hükümete gene de kalan az sayıda ama önemli görevler, gerçeğe aykırılığı biline biline söylendiği gibi kaldırılmayacak, ancak komünal, yani sıkı sıkıya sorumlu görevliler tarafından yürütüleceklerdi. Ulusun birliği bozulmayacak tam tersine, Komün anayasasıyla örgütlenecekti. Bu birlik, onun cisimleşmesi olduğunu ileri sürmekle birlikte, gerçekte ulusun asalak bir uru olmasına rağmen ulustan bağımsız ve onun üzerinde yer almak isteyen devlet iktidarının ortadan kaldırılmasıyla bir gerçeklik haline gelecekti”.

İşte idari mekanizma buydu. Bunu daha ayrıntılı ele almakta yarar var.

Merkezi hükümet, yerini taşra illerinde illerin kendi hükümetlerine bırakacaktır.

Komün en küçük kırsal yerleşme birimlerinin bile siyasal biçimi olacak ve kırsal bölgelerde sürekli ordu, hizmet süresi son derece kısa bir halk milisiyle değiştirilecektir.

Her ilin kırsal komünleri, ortak işlerini her ilin yönetim merkezindeki bir temcilsiler meclisi aracılığıyla yönetecektir.

İl temsilcileri ulusal yetkililer kuruluna kendi temsilcilerini gönderecektir.

Temsilciler her an görevden alınabilecektir.

Temsilciler seçmenlerinin emredici vekaletiyle bağlı olacaklardır.

Bir merkezi hükümete gene de kalan az sayıda ama önemli görevler, gerçeğe aykırılığı biline biline söylendiği gibi kaldırılmayacak, ancak komünal, yani sıkı sıkıya sorumlu görevliler tarafından yürütülecektir.

Ulusun birliği bozulmayacak, tam tersine komün anayasasıyla örgütlenecektir.

Bu birlik, ulusun asalak bir uru olmasına rağmen ulustan bağımsız ve onun üzerinde yer almak isteyen devlet iktidarının ortadan kaldırılmasıyla bir gerçeklik haline gelecektir.

Buradaki idari mekanizmanın azınlık iktidarlarında oluşturulan idari mekanizma ile hiçbir ilişkisi yoktur. Her şey tepetaklak edilmiştir. İktidar üst kattan alt kata indirilmiştir.

Paris Komünü yeni bir siyasal biçimdi. Marx muhtemel bir proleter devriminin ortaya çıkaracağı siyasal biçime ilişkin bir değerlendirmede bulunmamış, hareketin ortaya çıkaracağı siyasal biçimin ne olacağını beklemişti. Komün’le birlikte Marx asalak devletin yıkıldığını, yepyeni bir siyasal biçimin tarih sahnesine geldiğini söyler. Bu doğrudur… Komün’ün kurulmasıyla birlikte parlamentarizm “komün” türü yeni siyasal biçim karşısında eski bir siyasal biçim haline gelmiştir. Marx bu gerçekliğe işaret etmek için “parlamentarizm”in tarihsel olarak zamanını doldurduğunu söylüyordu.

 

1917 Şubat Devrimi

Paris Komünü’nün kurulduğu koşullara benzer bir şekilde Şubat ve Ekim Devrimleri de savaş esnasında gerçekleşti. Çarlık Rusya’sı birçok cephede birden savaş yürütüyordu. 1917 yılı Şubat ayında, Doğu’da Japonlarla, Batı’da Almanya ve müttefikleri ile yürütülen savaşın yarattığı yoksulluk ve sefalete karşı Petrograd’da başlayan protesto gösterilerini bastırmak üzere yollanan askeri birliklerin içinde gerçekleşen bölünmenin ardından, önce bir kısım asker isyancıların saflarına katıldı, ardından askeri birliklerde ardı ardına isyanlar patlak vererek askerler devrim saflarına katılmaya başladı ve Petrograd’da başlayan devrim Moskova başta olmak üzere Rusya’nın bütün büyük kentlerini etkisi altına aldı. Ve 1871 Paris’inde olduğu gibi ortaya ikili iktidar çıktı. Bir yanda burjuva Geçici Hükümet, diğer yanda işçi ve askerlerin temsilcilerinden oluşan Sovyetler.

Sovyetler gerçek iktidar aygıtıydı. Sokağı denetleyen onlardı. Geçici Hükümet devrime tiksinerek bakıyor ve iktidarın burjuvaziye devrini istiyordu. Lenin gerçek iktidar aygıtını Sovyetler olarak görüyor ve “bütün iktidarın sovyetlere” verilmesini istiyordu. Lenin partisinin büyük çoğunluğu tarafından anlaşılamasa da yaklaşımında ısrar etti ve partinin çoğunluğunu adım adım ikna etmeyi bildi.

Lenin Sovyetlerin iktidarı Geçici Hükümet ile paylaşmasına itiraz ediyor olsa da Sovyetler iktidarı Geçici Hükümet ile paylaşıyordu. Çünkü sovyetlerin çoğunluğu Bolşevikler değil, Menşevikler ve sosyalist devrimcilerden oluşuyordu.

 

Ekim’e doğru

1917 Şubat-Ekim dönemi Lenin’i haklı çıkardı. Geçici Hükümet iktidarı kendi elinde toplamak için her türlü baskı ve entrikaya başvurdu. Lenin, Sovyetlerin “iktidar benimdir, kimseyle paylaşmıyorum” demesiyle Geçici Hükümet’in hiçbir fonksiyonunun kalmayacağını ileri sürüyor, aksi takdirde Geçici Hükümet’in adım adım iktidarı kendi elinde toplayarak Sovyetleri tasfiye edeceği tehlikesine işaret ediyordu.

Temmuz ayında Rus ordusunun gerçekleştirdiği saldırının Almanlar karşısında tam bir bozguna uğramasının ardından, 500 bin işçi eylemlerle Geçici Hükümet’in istifasını talep etti. 16 Temmuz’da işçiler ve askerler kendiliğinden bir şekilde Sovyetler lehine iktidarı alma girişiminde bulundu ancak bu girişim acımasız bir şekilde bastırıldı. Bunun temel nedeni Sovyetlerde çoğunluğu oluşturan Menşeviklerin ve Sosyalist Devrimcilerin işçilerin ayaklanmasını desteklememiş, Geçici Hükümet’in bastırma tedbirlerine destek vermiş olmalarıydı.

 

Sosyalizme barışçıl ilerleme çabaları

Bu tarihten itibaren Sovyetler bastırılmaya başlandı. Bolşevikler de Sovyetlerde gittikçe çoğunluğu elde etmeye başladılar. Lenin bir ayaklanma olmaksızın barışçıl bir biçimde iktidarın Sovyetlerin elinde toplanmasının yollarını aramaya çalıştı. Ancak Ekim ayına gelindiğinde ayaklanmadan başka bir seçenek kalmamıştı ve Sovyetler iktidarı kimseyle paylaşmayacağını ilan ederek Ekim Devrimi’ni gerçekleştirdi.

Ekim Devrimi Paris Komünü modelini esas aldı. Komün’ün aldığı tedbirlerin benzerleri hayata geçirilmeye başlandı. Sürekli orduya son verildi, rütbeler kaldırıldı, askerler komutanlarını kendileri seçmeye başladı. Memurlar seçimle görevlere gelmeye başladılar, memurların her an görevden alınabilmeleri olanaklı oldu ve memurların maaşları sıradan bir işçinin maaşı düzeyine getirildi.

Ekim Devrimi işçi-yoksul köylü ittifakı temelinde gerçekleştirildi. Köylülüğü temsil eden Sosyalist Devrimcilerin Sovyetler karşısındaki tutum konusunda saflaşmalarının ardından, yoksul köylülüğü temsil eden “Sol Sosyalist Devrimciler” Bolşeviklerle birlikte devrimi ilerletme yoluna girdiler. Bolşevikler de Sol Sosyalist Devrimcilerin köylü programını harfine dokunmaksızın benimseyerek işçi-yoksul köylü ittifakının önünü açtılar. Ekim Devrimi’ni mümkün kılan bu gelişmedir. Böylelikle Sovyetlerde Bolşevik-Sol Sosyalist Devrimci ittifakı çoğunluk haline gelme imkanına kavuşmuş ve bunun verdiği güçle Sovyetler iktidarı artık kimseyle paylaşmayacağını ilan ederek Kışlık Saray üzerine yürümüştür.

 

Almanlarla barış

Ekim Devrimi uluslararası burjuvazinin azgın saldırısıyla karşılaştı. Kapitalist ülkeler Sovyet iktidarını yerle bir edebilmek için saldırdılar. Almanlar Petrograd kapılarına dayandı ve Bolşevikler alçaltıcı bir barış anlaşmasını imzalamak zorunda kaldılar. Bu anlaşma neredeyse Rusya’nın dörtte birini Almanlara bırakıyordu. Lenin, Almanları “haydutlar” olarak nitelemesine karşın bu alçaltıcı anlaşmanın imzalanmasından yanaydı.

 

İşçi köylü ittifakı olarak NEP

Almanlarla imzalanan barış anlaşmasının ardından uluslararası kapitalist haydutlar azgınca saldırdılar. Bundan destek bulan eski düzenin unsurları Sovyet iktidarına saldırıya geçerek bir iç savaş sürecinin kapısını araladılar. İç savaş sürecinde işçi-yoksul köylü ittifakı parçalandı. Bolşevikler iç savaşın gereklerine uymak için dağıttıkları düzenli orduyu tekrar kurmak, ardı ardına gelen siyasal suikastlara karşı gizli polisi oluşturmak, bürokrasiyi güçlendirmek ve iç savaş esnasında birçok unsuru karşı devrim saflarına geçen partileri yasaklayarak tek parti iktidarı ile sosyalizmi sürdürmek zorunda kaldılar.

İç savaşın ardından Lenin’in ilk işi işçi-köylü ittifakını tesis etme çabasına girişmek oldu. Bunun için NEP ilan edildi.

 

Lenin uyarıyor

Lenin, kritik dönemeçlerde parti içinde hep azınlıkta kalmıştır. Her seferinde yürüttüğü ideolojik mücadeleyle partili yoldaşlarının çoğunluğunu kazanma becerisini göstermiştir.

Nisan Tezleri kaleme alınmamış olsaydı Ekim Devrimi mümkün olmazdı. Bolşeviklerin büyük çoğunluğu Menşevikler ve Sosyalist Devrimciler gibi iktidarı geçici hükümete bırakmakta sakınca görmüyorlardı. Almanlarla barış anlaşması yapılması gerektiğini savunduğu zaman da yalnızdı Lenin. Mücadele ederek partinin çoğunluğunu kazandı.

Lenin’in kaderi iç savaş sonrasında da değişmedi. Lenin iç savaşta dağılmış olan işçi-köylü ittifakını tekrar tesis etmek isterken, Bolşeviklerin çoğunluğu bastırıp gitmekten, hızlı kollektifleştirmelerden yanaydı. Lenin yine mücadele etti, partinin çoğunluğunu kazandı. NEP ilan edildi.

Lenin’in son birkaç yılı bürokratikleşmeye karşı uyarılarla doludur. Ölümünün ardından uyarıları dikkate alınmadı. Uzun yıllar süreceğini düşündüğü NEP’e 1929’da son verildi, böylelikle içi-köylü ittifakı parçalandı. 1930’larla birlikte hızlı kolektifleştirmelerle sosyalizm inşa edilmeye çalışıldı.

 

NEP’in önemi

Lenin’in uzun yıllar süreceğini söylediği NEP işçi-köylü ittifakının ta kendisiydi. Lenin’e göre sosyalizm çoğunluk iktidarıdır.

İşçi sınıfının toplumun azınlığını oluşturduğu ülkelerde bürokratik bir yozlaşmaya sürüklenmeksizin sosyalizme ilerlemenin tek bir yolu vardır: İşçi sınıfı kendi dışındaki diğer toplumsal tabakaların taleplerini de dikkate almak zorundadır. Bu kapsamda görülecek olan kesim köylülük ve küçük burjuvazidir. İşçi sınıfı bu kesimlerin taleplerini dikkate almaksızın sosyalizm yolunda ilerlemeye kalkışırsa bir azınlık diktatörlüğü kurmaktan başka bir sonuca varamaz. NEP sonrası bunu kanıtlamıştır. Sovyet iktidarı bütün azınlık iktidarlarının kaderini paylaşmış, iç savaşın zorunlulukları olarak görülen düzenli ordu ve gizli polis kısa erimde toplumun çoğunluğunu, özellikle de hızlı kollektifleştirmelere direnen köylülüğü bastırmanın araçları haline gelmiş, adım adım bürokrasi pekişmiş, neredeyse kapitalist toplumlara rahmet okutacak bir polis devleti şekillendirilmiştir. NEP sonrası Rusya’da inşa edilen siyasal sistemin ne Paris Komünü’nün ortaya koyduğu prensiplerle ne de sosyalizm ideali ile uzak yakın hiçbir ilgisi yoktur.

 

Proletarya demokrasisinin asgari şartları

  1. yüzyılda nasıl bir sosyalizm istediğimizi açık seçik tarif etmek zorundayız. 1848-1851 Avrupa devrimlerinin, 1871 Paris Komünü’nün, 1917 Ekim Devrimi’nin ve sonrasının deneyimleri sosyalizmde neyin reddedilmesi, neyin benimsenmesi gerektiğini gösterir. Önemli olan bu deneyimlerden nasıl bir tarihsel ders çıkarıldığıdır. Bu tarihsel deneyimlerden her şeyden önce “demokrasisiz bir sosyalizm” olamayacağı dersini çıkarmalıyız. Tarihsel süreç bir işçi demokrasisinin, bir sosyalist demokrasinin asgari şartlarının şunlar olduğunu berrak bir biçimde ortaya koyuyor:
  2. a) Proletarya iktidarı çoğunluk iktidarıdır. Proletaryanın azınlığı oluşturduğu toplumlarda proletarya kendi dışında sınıf ve tabakaların da talepleri olduğu bilinciyle sosyal kurtuluşun öncülüğüne soyunmalı, kendi azami taleplerinden vazgeçmesizin bu sınıf ve tabakaların asgari taleplerini desteklemeli, onlarla ittifak içinde ilerlemenin yaratıcı biçimlerini bulmalıdır.
  3. b) İşçi sınıfının çoğunluğu oluşturmadığı toplumlarda işçi sınıfı iktidarı diğer toplumsal kesim ve tabakalarla paylaşmalı, iktidarın biçimini de bu koalisyon belirlemelidir. İşçi sınıfı diğer toplumsal kesim ve tabakaların çıkarlarının sosyalizmde olduğu öngörüsünden yola çıkarak erken bir kolektifleştirmeye asla başvurmamalı, tarihsel gelişme içerisinde bu toplumsal kesim ve tabakaların kendi deneyimleriyle çıkarlarının sosyalizmde olduğunu görmelerine fırsat vermelidir.
  4. c) Tarihsel deneyim, hangi toplumsal sınıf ya da tabakanın parçası olursa olsunlar, çoğunlukların yanlış fikirlerin arkasından gittiklerinin sayısız örnekleriyle doludur. Bu gerçek bize şunu gösterir: doğru fikirlerin yönlendiriciliği olmadan sosyalizm doğrultusunda ilerlenemez. Doğruyu kimin savunduğu kuşkusuz tartışmalıdır. Birine doğru görünen diğerine öyle görünmez. Ancak herkesin kabul etmesi gereken hakikat şudur: Ancak ve ancak bilimsel üretimin özgürce yapılabileceği koşulları yarattığınız takdirde doğru fikirlerin ortaya çıkma olasılığını arttırırsınız. Bu gerçek bilimsel üretimin özgürce yapılabildiği koşullar olmadığı takdirde, doğru fikirlerin ortaya çıkma olasılığının da zayıfladığını, hatta son tahlilde ortadan kalktığını, doğru fikirlerin yönlendiriciliği olmadan sosyalizme doğru ilerlemek mümkün olmadığına göre, sosyalizme doğru ilerlemenin bilimsel üretimin yapılabildiği koşullarda mümkün olduğunu ortaya koyar. Bilimsel üretim ise yığınların yaratıcı inisiyatifinin gerçekleşme koşullarının olduğu toplumlarda hayat alanı bulabilir. Yığınların yaratıcı inisiyatifi demokrasi koşullarında gelişebilir. Demokrasi önce düşünce özgürlüğü anlamına gelir. Ancak herkes bilir ki örgütlenme özgürlüğü olmadan düşünce özgürlüğü sadece bir safsatadan ibarettir. Buradan vardığımız sonuç nedir? Sosyalizm örgütlenme özgürlüğünü kararlılıkla savunmalıdır. Örgütlenme özgürlüğünün siyasal hayattaki karşılığı ise işçi sınıfının ayrı partilerinin örgütlenme özgürlüğü, çoğulculuk, son çözümlemede de çok partili bir sosyalizmdir.

 

Kapitalizmden komünizme geçiş

Kapitalist toplumdan komünist topluma devrimci bir değişim dönemi yer alır. Bu dönem proletarya diktatörlüğü olarak adlandırılan bir siyasal geçiş dönemidir.

Kapitalist toplumda demokrasi kağıt üzerinde vardır. Bütün yurttaşlar eşit hak ve özgürlüklere sahip görünürler. Ancak iş, bu hak ve özgürlüklerden gerçek anlamda yararlanmaya geldiğinde çoğunluğun önüne bir dizi engel çıkar. İşte bu durum kapitalist toplumda demokrasinin de gerçek mahiyetini bize gösterir: Kapitalist demokrasi egemen sınıf için, kapitalistler için özgürlük; çoğunluk, işçiler için diktatörlüktür.

Öyleyse, kapitalist demokrasinin bütün yurttaşlara eşit hak ve özgürlükler sunduğunu vaaz eden küçük burjuva aydınlarının ve düzen sözcülerinin söylediği doğru olamaz: Kapitalist demokrasinin sağladığı olanaklarla adım adım, tedricen, sabır içinde ilerlenerek azınlık diktatörlüğünden kurtulmak, “halkın iktidarını”, büyük çoğunluğun refahını gerçekleştirmek olanaklı değildir.

Bu doğru ise, kapitalist toplumda çoğunluk yani işçi sınıfı ve müttefikleri, siyasal bir devrim gerçekleştirerek kapitalist demokrasiye son vermeksizin kendileri için demokrasi yoluna giremezler. Sadece böylelikle, bir siyasal devrim yoluyla, devletin tipini değiştirerek, bir çoğunluk diktatörlüğü tesis ederek, demokrasinin çoğunluk, işçi sınıfı için işlev kazanmasını mümkün kılabilirler. Bu tür demokrasi bir çoğunluk diktatörlüğüdür, proletarya diktatörlüğüdür.

 

Komünizmin birinci evresi

Marx, Engels ve Lenin sosyalizmin iki evresinden söz ederler. Komünizmin birinci evresinde devlet varlığını sürdürür. Sömürücü sınıfların kaybettikleri ayrıcalıkları ve sınıfsal pozisyonlarını tekrar elde etmelerine imkan vermemek için komünizmin birinci evresinde, proletarya diktatörlüğüne, baskıya ihtiyaç vardır. Ancak eski devlet tipinden farklı olarak çoğunluğun diktatörlüğünden, onun gerçekleştirdiği baskıdan söz etmek gerekir.

Bu evrede komünizm kapitalizmden çıktığı haliyle bir komünizmdir. Yani bütün alanlarda eski toplumun izlerini taşıyan bir toplumdur. Bu kavrayış aynı zamanda her ülkede o ülkenin koşullarını dikkate alarak sosyalizme ilerlemek gerektiğini anlatır. Gelişmiş kapitalist ülkelerde komünizme ilerleyiş ile işçi sınıfının azınlıkta olduğu toplumlarda ilerleyişin aynı olması beklenemez. Bu kavrayış sosyalizme ilerleyişin o ülkenin koşulları dikkate alınarak gerçekleştirilebileceğini, bütün ülkeler için benzer şablonların söz konusu olamayacağını bizlere anlatır. Her ülke sosyalizme gidiş için kendi özgün yolunu kendi çizecektir.

Komünizmin birinci evresinde eşitsizlikler varlığını sürdürür. Burjuva hukuku devam eder. Bu evrede iki ilkeden söz etmek mümkündür. Bir, çalışmayan yemez; iki, eşit emeğe eşit ürün verilir. Bu evre burjuvazisiz burjuva devletin varlığını sürdürdüğü evredir. Komünizmin birinci evresi üretim araçlarının özel mülkiyetine son vererek insanın insanı sömürmesini ortadan kaldırsa da, insanlar arasında formal eşitlik sağlar. Bu evrede eşit emeğe eşit ürün prensibine göre ücret alınır. Nesnel olarak eşit olmayan insanlar arasında gerçekleştirilmiş olan bu eşitlik tarihsel olarak büyük bir ilerleme olsa da gerçek eşitliğin olduğundan söz edebilmek olanaklı değildir.

 

Komünizmin ikinci evresi ve demokrasi

Marx komünizmin ikinci evresi için şunu söylüyordu:

“Komünist toplumun yüksek bir evresinde, bireylerin işbölümüne köleleştirici bağımlılığı ve onunla birlikte, kol ve kafa emeği arasındaki karşıtlık yokolacağı zaman, çalışmanın yalnızca bir yaşama aracı olmaktan çıkıp, bir ilk dirimsel gereksinim durumuna geleceği zaman; bireylerin çok-yönlü gelişmesi ile birlikte, üretim güçlerinin de artacağı ve bütün kollektif zenginlik kaynaklarının bollukla fışkıracağı zaman; ancak o zaman burjuva hukuğunun sınırlı ufku kesin olarak aşılabilecek ve toplum, bayrakları üstüne ‘herkesten yeteneğine göre, herkese gereksinimine göre!’ diye yazabilecektir…”

Bu paragrafta ortaya konulan gelecek tasavvurunu “ütopyanın daniskası” olarak gören her türden burjuva aydınının, insanların çalışmalarına bakılmaksızın toplumdan ne istiyorlarsa onu alma hakkına sahip olacaklarını söyleyen komünistleri alaya aldıklarını biliyoruz. Ancak bu onların cehaletinden başka hiçbir şeyi kanıtlamaz. Komünistler böyle bir toplumun gerçekleşeceğini kendi öznel duygularının dışa vurumu olarak değil, siyasal-toplumsal koşulların analizine dayanarak ileri sürmektedirler. Akıl yürütme oldukça basittir: Kapitalist üretimin anarşik karakteri krizleri zorunlu kılar. Plansız ekonomi azınlık için safahat, çoğunluk için yoksulluk, toplumun bütünü için israftır. Kapitalistleri mülksüzleştirebilir, üretim araçlarını toplumsallaştırabilirsiniz ancak çağdaş toplumsal eşitsizliğe, kafa ile kol emeği arasındaki karşıtlığa son vermezseniz kıtlık toplumundan bolluk toplumuna geçemezsiniz. Komünizmin ikinci evresinde, “herkesten yeteneğine göre”, “herkese ihtiyaçları kadar” ilkesi yürürlüğe girecek, böylelikle kıtlık toplumundan bolluk toplumuna geçilecektir. Devletin tamamen sönmesinin ekonomik temeli budur. Kafa emeğiyle kol emeği arasındaki karşıtlık yok olduğunda, çağdaş toplumsal eşitsizliğin başlıca kaynaklarından biri ortadan kalktığında, daha yüksek bir gelişme derecesindeki komünizme varmak mümkün olacaktır. Böyle bir toplumda, Marx’ın tasavvur ettiğinin gerçekleşmesinin önünde engel yoktur: Sabah balık tutulup, öğleden sonra resim yapılabilir…

Komünizmin tamamen sönmesinin iktisadi temeli bu ise, siyasal temeli nedir?

Doğada olsun, toplumda olsun, geçmişin şimdiki zamanda süren kalıntılarını, yaşam bize her adımda gösterir. İşçi sınıfının kapitalistlere karşı mücadelesinde demokrasinin özel bir önemi vardır. Ancak demokrasi aşılamayacak bir sınır da değildir. Demokrasi feodalizmden kapitalizme, kapitalizmden komünizme giden yol üzerinde bir evredir.

Demokrasiden söz ettiğimizde onun iki işlevi yerine getirdiğini görmek gerekir. Bunlardan biri zorun örgütlenmesi, diğeri yurttaşların devletin biçimini belirleme ve yönetme hakkıdır.

Yurttaşların devletin biçimini belirleme ve yönetme hakkı, proletaryanın burjuva devlet aygıtını parçalamasını, onun yerine daha demokratik bir devlet makinesi koymasını olanaklı kılar.

Demokrasi, gelişmesinin belirli bir aşamasında, önce, proletaryayı, bu devrimci anti-kapitalist sınıfı birleştirir, sonra da, onun, burjuva devlet makinesini, yani sürekli orduyu, polisi, bürokrasiyi yıkmasını, parçalamasını, yeryüzünden silip atmasını ve onlar yerine milise katılan silahlı işçi yığınları, sonra kerteli olarak, tüm halk biçimi altında, daha demokratik, ama gene de bir devlet makinesi olmaktan geri kalmayan bir devlet makinesini geçirmesini sağlar.

Burada, “nicelik niteliğe dönüşür”: bu aşamaya eriştikten sonra demokratizm, burjuva toplum çerçevesinden çıkar ve sosyalizme doğru evrilmeye, sosyalizme dönüşmeye başlar. Eğer herkes gerçekten devlet yönetimine katılırsa, kapitalizm artık ayakta duramaz.

 

Demokrasi niçin bir diktatörlüktür?

Gündelik kullanımda böyle bir anlam yüklemeye eğilimli olmasak da demokrasi, bir sınıfın bir başka sınıf üzerindeki diktatörlüğü anlamına gelir. Bu kapitalizmde böyle olduğu gibi sosyalizmde de böyledir. Kapitalizmde burjuva demokrasisi adını alır, sosyalizmde ise farklı biçimlerde ortaya çıksa da (işçi-köylü diktatörlüğü, işçi diktatörlüğü vb.) tümünde aynı adla tanımlanır: proletarya diktatörlüğü. Burjuva demokrasisi, burjuvazi için demokrasi halk için diktatörlük anlamına gelir; işçi-köylü iktidarı, işçi iktidarı, işçi-yoksul köylü iktidarı vb. hangi adla adlandırılırsa adlandırılsın bütün proletarya diktatörlüğü biçimlerinde de işçi sınıfı ve diğer halk sınıfları için demokrasiden, burjuvazi için diktatörlükten söz etmek gerekir.

 

Devletin tip ve biçimleri

Devletin tipinden söz ettiğimizde o devletin hangi sınıfın diktatörlüğü olduğunu izah etmek isteriz. Tarihte köle sahiplerinin diktatörlüğü, feodal diktatörlük, burjuva diktatörlüğü ve proletarya diktatörlüğü olmak üzere dört tür devlet tipinden söz etmek mümkündür. Devletin tipi içinde bulunulan koşullara bağlı olarak farklı biçimler alır. Buna da devlet biçimi adını vermekteyiz. Farklı devlet tipleri benzer devlet biçimlerine sahip olabilirler. Örneğin köleci diktatörlük demokratik cumhuriyet biçiminde olabileceği gibi burjuva diktatörlüğü de demokratik cumhuriyet biçiminde olabilir.

Burjuva diktatörlüğü birçok biçim alabilir. Burjuva demokrasisi, oligarşik diktatörlük, askeri diktatörlük, faşizm, demokratik cumhuriyet, bonapartist diktatörlük, monarşi, meşruti monarşi sık karşılaşılan örneklerdir.

 

Açık ve örtülü diktatörlük

Hangi biçimi alırsa alsın bütün devletler bir diktatörlüktür. Böyle olmakla birlikte egemen sınıf diktatörlüğünü açık ya da örtülü bir biçimde sürdürebilir. Sınıf mücadelesinin seyri egemen sınıfı böyle bir tercihte bulunmaya zorlar.

Azınlık diktatörlüklerinde, egemen sınıf diktatörlüğünü sadece sopa zoruyla sürdürmez. Egemenliğini böyle sürdürmeye kalkıştığı takdirde sonunda sömürülen sınıfın ve ezilenlerin tepkisiyle yüz yüze gelmek zorunda kalır. Bu yüzden, işin doğası gereği bütün azınlık diktatörlükleri, bir dizi siyasal ve ideolojik araçla sömürülen sınıfın ve ezilenlerin rızasını almaya özen gösterirler. Egemen sınıf sömürülen sınıfın ve ezilenlerin onayını alarak (tümünün onay vermesi söz konusu olamayacağı gibi, mutlak bir onaydan da söz edilemez.) diktatörlüğünü sürdürüyorsa, örtülü bir diktatörlükten söz etmek gerekir. Egemen sınıf, sınıf mücadelesinin seyrine bağlı olarak çeşitli nedenlerle bu onayı alamadığı durumlarda iktidarını sürdürebilmek için çıplak şiddete, yani açık diktatörlüğe başvurur. Bütün devlet tiplerinde örtülü ya da açık diktatörlükler olabilir. Örneğin kapitalizmde burjuva demokrasisi, oligarşik diktatörlük, demokratik cumhuriyet vb. örtülü diktatörlük; faşizm, askeri diktatörlük, askeri-faşist diktatörlük açık diktatörlükler olarak karşımıza çıkarlar.

 

Emperyalizm çağında devlet

Kapitalizmin serbest rekabetçi döneminde burjuva diktatörlüğünün tipik devlet biçimi burjuva demokrasisi idi. Kapitalizm tekelci aşamasına ulaşıp, emperyalist devletlerin dünya pazarının paylaşımını tamamlamasıyla birlikte, kapitalizm demokrasi ile olan flörtünü bir kenara bıraktı.

Kapitalizmin serbest rekabetçi döneminde burjuvazi henüz devrimci barutunu yitirmiş değildi. Feodalizmden arta kalan bir dizi demokratik sorunu çözme yeteneğine sahipti. Tekelci kapitalizmin egemenliği ile birlikte burjuvazi devrimci barutunu yitirdi. Bu nedenle emperyalizm demokrasinin bir bütün olarak inkarıdır. Emperyalizm çağıyla birlikte çevre ülkelerde geçmişten bugüne taşınan bütün demokratik sorunların çözüm adresi işçi sınıfı ve onun müttefikleri haline gelmiştir.

Kuşkusuz demokratik sorunların çözümü için işçi sınıfının öncülüğü zorunludur. İşçi sınıfı çağımızda kendi dışında ezilen sınıf ve tabakaların olduğu bilinciyle sınıf mücadelesinin öncülüğüne soyunmalıdır. İşçi sınıfı kendi dışındaki sınıf ve tabakaların talepleri olduğunu bilerek sosyalizm mücadelesini kesintisiz kılmalıdır.

İşçi sınıfı bu yaklaşıma sahip olmadığı taktirde, azınlıkta olduğu çevre ülkelerde iktidarda gelse bile, NEP sonrası Sovyet deneyiminin bizlere gösterdiği gibi bir azınlık diktatörlüğüne dönüşecek, her azınlık diktatörlüğünün kaderini paylaşarak, Paris Komünü’nü örnek almak yerine düzenli orduyu, siyasi polisi azınlık diktatörlüğünün korunmasının manivelası haline getirmek zorunda kalacaktır.

Türkiye’li komünistler, Komünist Manifesto’nun yayımlanmasının ardından geçen 167 yılın tarihsel deneyiminin bilincinde olarak, demokrasi okulundan geçmeyen proletaryanın kendi amaçlarına bağlı bir iktidar kuramayacağının bilincinde olarak, işçi sınıfının sosyalist demokrasiye su kadar, hava kadar ihtiyacı olduğunun bilinciyle davranmak zorundadırlar.

 

Yararlanılan kaynaklar ve önerilen okumalar

 

Karl Marx-Frederich Engels, Felsefenin Sefaleti

Karl Marx-Frederich Engels, Komünist Manifesto

Karl Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i

Karl Marx, Fransa’da İç Savaş

Frederich Engels, Ailenin, Devletin, Özel Mülkiyetin Kökeni

V.I. Lenin, Emperyalizm

V.I. Lenin, Devlet ve İhtilal

V.I. Lenin, Proletarya İhtilali ve Dönek Kaustky

V.I. Lenin, Marksizmin Bir Karikatürü ve Ekonomist Emperyalizm

TEILEN